YAZARLAR

DİĞER YAZILARI

Osman KARA

SEVR’İ BİLMEDEN LOZAN’I ANLAYAMAYIZ(II)

Dün yazıya başlarken Sevr için “ölüm fermanı” demiştim, ilk iki konuyla ilgili maddeler açıkça gösteriyor ki sadece bir ölüm fermanı değildir aynı zamanda Türk tarihinde emsali görülmemiş bir zillet vesikasıdır.

Padişahın İstanbul’da oturmasını “işbu Antlaşma ile bunu tamamlayan antlaşmaların ve sözleşmelerin hükümlerine, özellikle soy, din ve dil azınlıklarının haklarına dürüst bir biçimde saygı göstermekte kusur etmemesi” şartıyla kabul edenler, kadim Türk vatanı Anadolu’nun önemli bir kısmını da Ermenilere bağışlamakta bir sakınca görmüyorlardı.

Antlaşmanın 88’inci maddesi çok net: “Türkiye, öteki, Müttefik Devletlerin yapmış oldukları gibi, Ermenistan'ı özgür ve bağımsız bir Devlet olarak tanıdığını bildirir.” 89’uncu madde de sınırı belirliyor. Efendiler “Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis illerinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın saptanması işini Amerika Birleşik Devletleri Başkanının hakemliğine sunmayı ve bu konudaki kararı ile kabul etmeyi kararlaştırmışlar!” Bize düşen de “aktarılan topraklar üzerindeki bütün haklarımızdan ve sıfatlarımızdan, karar tarihinden geçerli olarak, vazgeçtiğimizi şimdiden bildirmektir!”

Sözleşmenin 98’inci maddesi de ilginç ve onu da hiç yorum yapmadan olduğu gibi aktaracağım: “Türkiye, Müttefik Devletlerin yapmış oldukları gibi, Hicaz'ı özgür ve bağımsız bir Devlet olarak tanıdığını ve, Türkiye'nin işbu Antlaşma ile saptanmış sınırları ötesinde bulunan ve ileride saptanacak sınırlar içinde bulunacak eski Osmanlı imparatorluğu toprakları üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından Hicaz yararına vazgeçtiğini bildirir.

98’inci madde ilginç de diğerleri değil mi? Hepsi ilginç ve hepsi acı hem de çok acı. Bir 152’inci madde var. Yahya Kemal’in “Ordu-Milletlerin sen savaşanı, en çetini” diye tanımladığı bu milletin ordusu tasfiye ediliyor. “Türkiye’nin bulundurabileceği kara kuvvetleri yalnız şunlar olacaktır:1. Padişahın özel koruma birliği 2. İçeride düzen ve güvenliği sağlamakla ve azınlıkların korunmasını güvence altına almakla görevli, jandarma birlikleri; 3. Önemli karışıklık durumunda, jandarma birliklerini destekleyecek ve gerektiğinde sınırların denetlenmesini sağlayacak özel birlikler.”

“Azınlıkların korunmasını güvence altına alınmakla görevli” ifadesi nasıl bir küstahlık, nasıl bir hadsizlik öyle? Kazandılar ya, bittik ya, artık -olmayan- ordumuza özel görev vermekten de çekinmiyorlar.

Günlerce yazılabilir Sevr ama gerek yok, şimdiye kadar aktardıklarım herhalde yeterince ortaya koymuştur Türke biçilmek istenen kefeni. Son bir konuyu daha ele alıp kapayacağım şimdilik kaydıyla bu faslı. Son bölüm 321'inci maddeden itibaren yer alan “mali yükümlülükler” bölümü olacak. Biz kapitülasyonları kaldırmak için daha önce de girişimlerde bulunmuştuk ama ancak Birinci Dünya Savaşı’nda başarabilmiştik. Sevr kapitülasyonları eskisinden daha ağır olarak geri getirir. İlgili maddeye göre “Antlaşmalardan, sözleşmelerden ve uygulamalardan doğan Kapitülasyonlar rejimi Ağustos 1914'ten önce, bu rejimden doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak yararlanan Müttefik Devletler yararına yeniden kurulacak ve Ağustos 1914'te bu rejimden yararlanmayan Müttefik Devletler yararına genişletilecektir.”

Osmanlıyı yarı sömürge haline getiren kapitülasyonlardan Türk Milleti ancak Lozan’da kurtulabildi. Eğer bugün bu ülkede Müslüman Türk bir sermaye ve teşebbüs sınıfı varsa, eğer bugün bu vatanda toprağın, emeğin ve üretimin asli sahibi olarak gururla yaşıyorsak bunu kapitülasyonların ilgasına yani Milli Mücadeleye ve Lozan’a borçluyuz. Bırakınız Lozan’a Ermeniler, Geldaniler ve de ayrılıkçılar ağlasınlar. Bu vatanın asli sahiplerine ne oluyor?

Dün yazıya başlarken Sevr için “ölüm fermanı” demiştim, ilk iki konuyla ilgili maddeler açıkça gösteriyor ki sadece bir ölüm fermanı değildir aynı zamanda Türk tarihinde emsali görülmemiş bir zillet vesikasıdır.

Padişahın İstanbul’da oturmasını “işbu Antlaşma ile bunu tamamlayan antlaşmaların ve sözleşmelerin hükümlerine, özellikle soy, din ve dil azınlıklarının haklarına dürüst bir biçimde saygı göstermekte kusur etmemesi” şartıyla kabul edenler, kadim Türk vatanı Anadolu’nun önemli bir kısmını da Ermenilere bağışlamakta bir sakınca görmüyorlardı.

Antlaşmanın 88’inci maddesi çok net: “Türkiye, öteki, Müttefik Devletlerin yapmış oldukları gibi, Ermenistan'ı özgür ve bağımsız bir Devlet olarak tanıdığını bildirir.” 89’uncu madde de sınırı belirliyor. Efendiler “Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis illerinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın saptanması işini Amerika Birleşik Devletleri Başkanının hakemliğine sunmayı ve bu konudaki kararı ile kabul etmeyi kararlaştırmışlar!” Bize düşen de “aktarılan topraklar üzerindeki bütün haklarımızdan ve sıfatlarımızdan, karar tarihinden geçerli olarak, vazgeçtiğimizi şimdiden bildirmektir!”

Sözleşmenin 98’inci maddesi de ilginç ve onu da hiç yorum yapmadan olduğu gibi aktaracağım: “Türkiye, Müttefik Devletlerin yapmış oldukları gibi, Hicaz'ı özgür ve bağımsız bir Devlet olarak tanıdığını ve, Türkiye'nin işbu Antlaşma ile saptanmış sınırları ötesinde bulunan ve ileride saptanacak sınırlar içinde bulunacak eski Osmanlı imparatorluğu toprakları üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından Hicaz yararına vazgeçtiğini bildirir.

98’inci madde ilginç de diğerleri değil mi? Hepsi ilginç ve hepsi acı hem de çok acı. Bir 152’inci madde var. Yahya Kemal’in “Ordu-Milletlerin sen savaşanı, en çetini” diye tanımladığı bu milletin ordusu tasfiye ediliyor. “Türkiye’nin bulundurabileceği kara kuvvetleri yalnız şunlar olacaktır:1. Padişahın özel koruma birliği 2. İçeride düzen ve güvenliği sağlamakla ve azınlıkların korunmasını güvence altına almakla görevli, jandarma birlikleri; 3. Önemli karışıklık durumunda, jandarma birliklerini destekleyecek ve gerektiğinde sınırların denetlenmesini sağlayacak özel birlikler.”

“Azınlıkların korunmasını güvence altına alınmakla görevli” ifadesi nasıl bir küstahlık, nasıl bir hadsizlik öyle? Kazandılar ya, bittik ya, artık -olmayan- ordumuza özel görev vermekten de çekinmiyorlar.

Günlerce yazılabilir Sevr ama gerek yok, şimdiye kadar aktardıklarım herhalde yeterince ortaya koymuştur Türke biçilmek istenen kefeni. Son bir konuyu daha ele alıp kapayacağım şimdilik kaydıyla bu faslı. Son bölüm 321'inci maddeden itibaren yer alan “mali yükümlülükler” bölümü olacak. Biz kapitülasyonları kaldırmak için daha önce de girişimlerde bulunmuştuk ama ancak Birinci Dünya Savaşı’nda başarabilmiştik. Sevr kapitülasyonları eskisinden daha ağır olarak geri getirir. İlgili maddeye göre “Antlaşmalardan, sözleşmelerden ve uygulamalardan doğan Kapitülasyonlar rejimi Ağustos 1914'ten önce, bu rejimden doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak yararlanan Müttefik Devletler yararına yeniden kurulacak ve Ağustos 1914'te bu rejimden yararlanmayan Müttefik Devletler yararına genişletilecektir.”

Osmanlıyı yarı sömürge haline getiren kapitülasyonlardan Türk Milleti ancak Lozan’da kurtulabildi. Eğer bugün bu ülkede Müslüman Türk bir sermaye ve teşebbüs sınıfı varsa, eğer bugün bu vatanda toprağın, emeğin ve üretimin asli sahibi olarak gururla yaşıyorsak bunu kapitülasyonların ilgasına yani Milli Mücadeleye ve Lozan’a borçluyuz. Bırakınız Lozan’a Ermeniler, Geldaniler ve de ayrılıkçılar ağlasınlar. Bu vatanın asli sahiplerine ne oluyor?

UZAĞI GÖREN GENERAL UZAKTA BİR GENERAL OLMAZ AMA SIRAMIZ DA YÜKSELDİ Mİ? SAMSUN HAVAALANI VE SERVİS ÇİLESİ RUH ZARAFETİ ZAMANINDA KONUŞMAK SEVR’İ BİLMEDEN LOZAN’I ANLAYAMAYIZ(II) SEVR’İ BİLMEDEN LOZAN’I ANLAYAMAYIZ(I) CÖMERTLİK Mİ MÜSRİFLİK Mİ? Yazarın Tüm Yazıları