YAZARLAR

DİĞER YAZILARI

Gül TURAN

ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA…

Gözlerimi kapatıyorum uzun yıllar ötesinden bir anı yine.

Akşamın alacakaranlığı çökmek üzere. En sevdiğim saatler gün batımı.

Yaz mı, kış mı? Hatırlamıyorum. Allahım ne de çok yazmak istediğim şey var dağarcığımda. Köydeyim, dedemin çiftliği iki katlı kocaman eski bir ev.

Kocaman cumbaları duvara gömülü banyoları, oymalı merdivenleri, merdiven başındaki mavi opal lambası. Kocaman salon upuzun sedirler. Yatak odalarının tavana yakın bölümünde kadife kaplı bugün dahi ne işe yaradığını anlamadığım küçük localar zorla tırmanarak çıkabildiğim.

Kapılarda iri porselenden yapılmış tokmaklar.  Evin dış cephesi çok görkemli koskocaman bir tahta kapı üzerinden pirinçten büyük bir nal, arkasında ise kale kapısı gibi iri kilitleri var.

Tahta pencerelerdeki panjurlar rüzgârda vurur durur kendi kendine.

Arsız hanımeli bitkisi eve tırmanmaya çalışıyor. Ana cephede rengârenk eski yazılar ve figürler. Bu evi Behzat ağa yaptırmış, dedemin dedesi Behzat ağa.

O zamanlar Bafra’da ve köyünde bayağı nüfuzlu bir adammış. Cumhuriyet öncesi güçlü ve Bafra’nın ileri gelenlerinden bir şahısmış. Bir rivayete göre yedi köyün ağalığını yapar ve o köylerin güvenliğinden de sorumlu bir zatmış.

Faytonla gezer, altın zarflı fincanlarda içermiş kahvesini. Kahveyi çok sevdiği bilindiğinden bir gün kahvesine zehir katılarak öldürülmüş.

Hâsılı zevk sahibi, iyiliksever, dürüst bir adam olduğu, ne yazık ki bütün bildiğim.

İşte benim çocuk yıllarım bu evde geçerdi. Genellikle yaz ayları büyük bir sevinçle köye koşardım. Ama yaramaz bir çocuk olduğum için beni pek sevmezlerdi.

Sevmeyenler de kendi nenem ve dedem ve dayılarımdı. Ama tabiri caizse onları hiç iplemez, bildiğimi okurdum.

Ama onların haricinde köyün fakiri, marabası, yarıcısı ve köpekleri beni pek severdi.

Büyükhanımın koynundan kilerin anahtarını bin güçlükle alır, kavurma, ekmek (ekmek o zamanlar evdeki avluda bulunan fırında pişirilirdi) tereyağı, bal ne bulduysam kaçırır, marabalara, fakire ve köpeklere verir, dayağı da yerdim.

Hiç de ağlamazdım, iyi bir iş yaptığımı bildiğimden olsa gerek.

Köyün tahta bir camisi, rüzgârda sallanan bir minaresi vardı.

En büyük zevkim zamanlı, zamansız minareye çıkıp (Allahu ekber, yatta geber, ağzına bir kaşık biber) diyerek ezan okumaktı. Köyün softaları çok kızarken bazıları da gülerdi bana.

Rüzgârda çok sallanan bu minarede ezan okumak kolay bir iş değildi.

Akşam çökünce köy karanlığa bürünür, köpek seslerinden başka da bir şey duyulmazdı. O zaman en güzel geceler başlardı benim için. O tarihlerde hiçbir köyde elektrik, su bulunmazdı.

Su kuyulardan ve mazotla çalışan pompalarla elde edilirdi.

Büyük gaz lambaları yakılır, adına (idare) denilen gazlı kandiller yanardı.

Yer ocağı yaz, kış daima yakılırdı. Akşam çökünce ocağın karşısında gaz lambasının harelerinde bir düş yolculuğu başlardı benim için.

Her şey ne kadar da güzeldi. Hayat ne kadar da uzun ve bitmez, tükenmez gelirdi o zamanlar.

Uçsuz bucaksız ormanlarda koşmak, su kanallarını izlemek, kurbağa seslerini dinlemek, eve dönmekte olan bir sürünün koşuşturmasını izlemek çok güzeldi. Çocukluğumu çok özlüyorum hatta tekrar çocuk olmak istiyorum.

Heyhat, her şey için ne kadar da geç artık.

Oysa şimdi çok zamanım kalmadığını görüyorum, hala yapmak istediğim çok şey var. Lakin yaş kemale erdi. Hüzün trenine bindim gidiyorum özlemlerimi, sevdiklerimi geride bırakarak.

Önümde birkaç istasyon daha var. Mevsim sonbahar, sarı mimozalar çoktan soldu. Kuşlar yine aynı kuşlar ama mevsim sonbahar.

Gözyaşıdır hüzün dediğin ığıl, ığıl içine akar.

Akar da, yakar yüreğin.

Gözyaşım tuttum gözyaşım yuttum.

O ne! Tren hızlandı. Tekerlek sesleri beynimi deliyor.

Bir mendil sallıyorum hayata.

TAHTA BAVUL 2TAHTA BAVUL 1ASKERLİKYANGINKEDİLER 2KEDİLER...ŞİDDETSİZ TOPLUMUMUTSUZLUK EN KÖTÜSÜSEÇİMLERİMİZTAMİRCİYazarın Tüm Yazıları