Geçmiş zamana ziyaret beni heyecanlandırıyor. Kendimi kentin beton yığını soğuk sokaklarına atıyorum. Yaşadığım şehri keşfetmek onun ruhuna dokunmak niyetindeyim. Islak kentte hava yine gri. Yağmur çise çise omuzlarımdan dökülüyor. Ben hızlı adımlarla beni kentin arka bahçelerinde gezdirecek dostlarımla buluşma telaşındayım. Yağmuru hissetmiyorum bile.

İ.Ö.VIII.yüzyılda Milet Göçmenleri tarafından kurulmuş, 1869 yangınında küle dönmüş'Kara Samsun'un sokaklarında bir yanımda LefkıyadisHristaki Zevcesi Eleni diğer yanımda Hazinedarzade Süleyman Paşanın zevcesi Keriman Hanım. Geçmişe ziyaretimde beni yalnız bırakmıyorlar.

Mimar Briyo'nun, şehri birbirine dik kesen cadde ve sokaklara neden böldüğünü anlıyorum şimdi. Her sokak başından, kuzeye doğru baktığınızda hırçın Karadeniz limanındaki Ceneviz bayraklı gemileri,yolcu iskelesinde bekleşen Diyarbakır, Harput, Sivas'tan gelen, Bağdat'a gidecek insanları aynı anda görebilmek ayrı bir heyecan veriyor insana.Açıkta demirlemiş gemilerden yükler, kayıklarla kıyıya taşınıyor.Şimendifer İskelesinde yolcular, Gümrük İskelesi'nde tütün, kenevir ve İstanbul'a gönderilmek üzere sıralanmış nar rengi armut turşularının fıçıları dizilmiş sıra sıra.Nar rengi olduğunu gördüğümden değil Eleni Hanım anlatıyor. Bir gün uğrarsam ikram sözünü de alıyorum hani laf arasında.

Bağların, bahçelerin içinde yapılmış kırmızı kiremitli kimi tek, kimi iki katlı ahşap evlerin arasında ilerliyoruz. Gözüm kırmızı kiremitli evlerin cihannüması üzerine yuva yapmış leyleklere takılıyor. Kırık bir tebessüm kaplıyor yüzümü. Sahile doğru ilerliyoruz. Amacımız Bedesten'i talan etme fikriyatı. Eleni Hanım yeni ipek kumaşlar gelmiş Bağdat'tan diye anlatmaya başlıyor. Hoş kadın, sevdim sohbetini. Ben, kırık ayrıntı kaçırmama telaşında pür dikkat kesilmiş inceliyorum etrafı.

Uzaklardan çok da uzak sayılmayacak bir yakınlıktan kara kara dumanlar yükselmeye başlıyor aniden. Telaşla yanımdakilere göstermeye çalışıyorum. Şöyle bir bakıp, korkma 'her şer bir hayır barındırır içinde' diyorlar. Şimdi anlıyorum söylenmek isteneni. Yangından sonra yeniden inşa ediliyor Samsun.

Süleyman Paşa medresesi ateş topu oluveriyor bir anda. Elimi çantama atıyorum telefon etsen dakikasında söner bu yangın, bir şehri yutacak gibi değil diyorum. Koca şehri, Kara Samsun'a dönüştürmeye yetmez gücü. Keriman Hanım gülümsüyor telaşıma, Hazinedarzade Süleyman Paşa hayratından yanan evler, medrese, cami ve bedesten için 86.895 kuruşluk bir bedel ayrıldı, tamiratı bitti çoktan diyor.Yüzüne şaşkınlıktan irileşmiş gözlerimi çeviriyorum. Yangın diyorum şimdi başlamıştı. Başımı tekrar çevirdiğimde Canik Sancağıyla göz göze geliyorum. Zamanda yolculuğa ilk kez çıkmışım, vardır bir hikmeti, unutuyorum yangını. Keriman Hanımın zarif üslubuna takılıyorum. Benim bey yaptırdı diyemiyor da kırk dereden kırk kelimeyle anlatıyor maruzatını. Nasıl bir incelik ve mütevazılıktır. Şaşırıyorum. Birden aklıma bedel geliyor. Kuruşluk bedel. Gülümsüyorum. Yokuş aşağı kaptırmış yürüyoruz. Eleni bizim taş kaldırıma çarpıyor ökçesini, omzuna kılıfsız insanlar çarpıyor. Kaldırım taşları arasından ruhsuz insan kahkahaları yayılıyor etrafa. Pandoranın kutusu saçılıveriyor, utanıyorum. Düşüncelerimden, yanımızdan geçen omzuna boyunduruklu çatallarının ucuna yoğurt bakraçlarını asmış yoğurtçunun sesiyle ayrılıyorum. Sokak aralarında çocuklar üç taşın peşinde. Bizim mahallenin başında ise üç kağıt oynuyor yüzleri karanlık koca adamlar.

Eleni biraz sahile insek diyor. Kabul ediyoruz hiç itirazsız. Sol yanımızda akan Mert Irmağı'nın tahta köprüsü üzerinde birer ikişer insan silueti sakin sakin karşıya geçiyor. Irmağın kenarında ateşe oturtulmuş kara kazanlar, ellerinde tokaçlarla kadınlar insansız esvapları dövmede. Gördüklerim içimi ısıtıyor.

Bu şehrin hiç sevemediğim yokuşlarını bir tek bayır aşağı inerken seviyorum. Kendimizi liman sahilinde buluveriyoruz. Yıkık dökük bir iskele önünde çırpınan Karadeniz. Değişmeyen tek gerçeği yakalamak beni mutlu ediyor. Keza, Karadeniz hala çırpınıyor.Liman işçileri dayamışlar küfelerine sırtlarını moladalar belli.Kıyıda bekleşen birbirine karışmış 'Gavur Samsun','Müslüman Samsun 'ahalisi.Deniz havası iyi geliyor.Bir süre soluklanıp yolcu yoluna deyip koyuluyoruz Bedesten öte.

Sahilden yukarı bakınca Moltenin sözleri geçiyor aklımdan : 'Şehrin görünüşü pek hoş' geliyor benimde gözüme.Sahilde kabartmalı cumbalarıyla Türk konakları,birkaç taş caminin minaresi,topu topu iki bin nüfuslu küçük bir kasaba havası.Şehri çepeçevre saran dağlar yemyeşil zeytin ağaçlarıyla kaplı.Dağların zirvesinde, Rum köyleri.Etrafımızda sazlık ve bataklıklar.Eleni sıtmadan yakınıyor! Dağları gösteriyor sonra.Bu şehirde ne zaman yağmur yağsa dağlarından misk ve amber kokusu yayılır havaya diyor.Aklıma açık logar kapakları geliyor.Yüzündeki huzuru kıskanıyorum.

Sohbet koyu olunca anlamıyoruz Bedestenin kapısına nasıl eriştiğimizi. Geçmiş zamanın kapısı önünde gözüme, Osmanlı harfleriyle yazılmış 'Altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor' sözü ilişiyor! Eleni ve Keriman Hanım ayıplayan gözlerle bakıyor yüzüme. Sözün derinliğinde bir rehavettir çöküveriyor üzerime. Bugünlük bu kadar yeter diyorum. Kendi huzmemizden aşırdığım sözü yanımıza alıp, hem düşünelim hem gidelim, haftaya Bedestende buluşalım efendim.