Bir Fransız bilmecesi şöyle başlar: 'Bir nilüfer gölünde tek bir nilüfer yaprağı vardır ve her gün yaprak sayısı iki katına çıkmaktadır; ikinci gün iki yaprak, üçüncü gün dört yaprak, dördüncü gün sekiz yaprak, beşinci gün 16 yaprak… böylece sürer gider. Soru şudur: Nilüfer gölü otuzuncu gün tamamen dolu ise, kaçıncı gün yarı dolu olmuştur? Cevap: Yirmidokuzuncu gün'.

Yukarıdaki örnek Lester R. Brown'un 'Yirmidokuzuncu Gün' isimli kitabından alınmıştır. Kitap, dünya kaynakları ile dünya nüfusu arasındaki ilişkilere dikkat çekmektedir. Yazarın ifadesine göre dünyanın mevcut kaynakları (bugünkü nüfusun iki katı olan) 14 milyar nüfusa yetecek kadar olsa da 'küresel nilüfer gölü şimdiden yarı dolmuş olabilir'.

Kitabın içeriğini merak edenler piyasadan temin edip bakabilir. Biz bu kitapta dikkat çekilen hususlar itibarıyla ülkemizi ilgilendiren yönlerine kısa bir göz atalım;

Yıllarca Türkiye'nin mevcut kaynaklarına bakarak '100 milyon nüfusu rahatlıkla doyuracağı' tezini ileri sürdük durduk. Yetmedi sonrasında 'gıda kaynakları açısından dünyada kendi kendine yeten ender ülkelerden biri olduğumuz' tezini de bunun yanına ekledik.

Peki şimdi ne durumdayız? Ya da soruyu halk türkümüzden esinlenerek soralım; 'yiğit (niçin) muhtaç olmuş kuru soğana?'

Şimdi daha açık konuşalım. Daha 15-20 yıl öncesine kadar ülkemiz kaynakları yüz milyon nüfusu besler derken, şu anda henüz 81 milyon iken niçin kuru soğana muhtaç olduk?

Cevap çok acı. Kaynaklarımızı çok hızlı tüketiyoruz. Daha önce sularımızı nasıl hesapsızca kirlettiğimizi, su kaynaklarımız azaldıkça nasıl kıymete bindiğini, nasıl şirketlerin eline geçtiğini ve adı bile doğal kaynak (tabiatta kendiliğinden ortaya çıkan) olmasına rağmen nasıl parayla satın almak zorunda kaldığımızdan bahsetmiştim. Sularımız kirlendi, ırmaklarımız ve göllerimiz temiz değil. Peki topraklarımız temiz mi? Verimliliği arttırmak için ne kadar gübre ne kadar ilaç kullandık ve kullanmaya devam ediyoruz? Çernobil faciası nedeniyle ortaya çıkan radyasyon kirliliğine kafa yorduğumuz kadar topraklarımızın kimyasallarla her geçen gün daha fazla nasıl zehirlediğimize kafa yoruyor muyuz?

Dahası, dünyanın gelişmiş ülkeleri (sağlıklı kalmak adına) organik tarımdan başlayarak daha doğal ürünlere yönelirken bizim bütün gıdalarımız niçin kimyasalların tehdidi altında? Hormonlar, GDO'lar ve daha nice modern çağın getirdiği yenilikleri (!) nasıl oluyor da hesapsızca kullanıyor ve artan nüfusumuzu beslemek uğruna doğal kaynaklarımızı heba ediyoruz.

Tarımsal ürünlerdeki daralma / azalma yanında, halkın refah düzeyinin geriliği ve bunları rahatlıkla tüketmesini engelleyen anormal fiyat artışlarının sebebi nedir? Bu önemli sorunları kabzımalların insafsızlığı ve aşırı kar hırsı ile açıklamamız ne kadar doğrudur? Bu bir kolaycılık değil mi? Bunu açıklayacak bilimsel veri elimizde yok mu? Tabi ki var.

Kırdan kente göçler bitmedi devam ediyor. Kırsal üretim geriliyor, kırsal nüfus herkesin malumu olan sebeplerle; mazot fiyatından tutun da toprakların küçülmesine, yetiştirilen mahsulün pazar garantisi olmamasına varıncaya kadar sayısız nedenlerle üretmeyi durdurmuş veya yavaşlatmış durumda.
Zengin ile fakir arasında uçurum daha da artmış. Medya yoluyla alın teri değil kolay kazanç yolları öneriliyor. Dokuzunda, ondokuzunda… çekilişi yapılan Millî Piyango'nun yerini 'Kazı kazan' türü acelecilik almışsa… Bu durumda kırdaki insana gelir elde etmesi için; bir yıl boyunca çalışacaksın ve ürettiğini satabilirsen eline bir miktar para geçecek derseniz, bunun peşine artık kim gider?

Tabi ki kırsal kesimde kalan insanlarımız da daha kolay ve daha çabuk para kazanmak amacıyla; bitkilerin hızlı büyümesi için daha çok hormon, daha fazla verim elde etmek için daha fazla ilaç daha fazla kimyasal gübre kullanacaktır. Şaşırdık mı? Hayır.

Gerçekler bunlar. 'Kaynaklarımız yüz milyon nüfusa yeter'den bugün geldiğimiz nokta herkesin malumu. Marketlerde satılan gıdaların menşeine bakan herkes bunu görebilir.

Şimdi sonuca gelelim. Halihazırda nüfusumuz yılda bir milyon artmaya devam ederken mevcut nüfusumuz ise daha çok tüketmek istiyor. Bütün bunlara karşılık, kaynaklarımız ise çok hızlı kirleniyor veya yok oluyor. Bugün 'yirmidokuzuncu gün', yarın ise bizim için çok geç olabilir. Farkında mıyız?