BEKA SORUNUMUZ VAR MI?

Abone Ol

Beka sorunumuz varmış! Ben söylemiyorum, en üst düzey yetkililer, sözgelişi Başbakan Sayın Binali Yıldırım söylüyor bunu hem de en yüksek perdeden. Beka sorunu yani varlık sorunu, yani var ya da yok olma sorunu. Son derece önemli bir iddia bu; eğer doğruysa, eğer gerçekten böyle bir tehdit varsa; bir an önce her türlü detayı bir kenara bırakıp bu hayati sorun üzerinde uzlaşmamız ve bu tehdidi gönül, fikir ve eylem birliğiyle uzaklaştırmamız gerekmez mi?

Eğer öyleyse, eğer bir beka sorunu varsa, bu deli saçması gündem maddeleri de neyin nesi? Sözgelişi tam da bu sırada milletin belli bir kesiminin isyanına büyük bir kesimin de en azından hüsranına ve sessiz de olsa tepkisine yol açacak şu 'Atatürk düşmanlığı değirmenine su taşımak' aptallığının makul bir açıklaması var mı?

'Rize'yi çay bardağı ile sembolize etme(!)' ucuzluğu ve de onun üzerine de tüy diken o çirkin ve aptal sosyal medya mesajları ile üst düzey devlet adamlarınca dillendiren 'beka sorununu' nasıl aşacağız? Söyler misiniz bir taraftan beka sorununu öne çıkararak 'her zamankinden fazla birlik ve beraberlik' davetleri yapmak, öbür taraftan da tarihimizin bir bölümünü siyaset meydanlarının alkışlamaya hazır olduğu 'belagatin şehvet lisanıyla' suçlamak hangi sağduyuyla açıklanabilir?

Ve tam da bu günlerde gündeme taşınan ama ne yapılmak istendiği açık forumlarda hatta parti iç bünyesinde, karar organlarında yeterince tartışılmadan MHP üzerinden gündeme getirilen anayasa değişikliğinin önceliği ve önemi nedir? TBMM Anayasa Komisyonu'nda yaşanan o su savaşlarının birlik ve beraberliğe atılan sessiz ama son derece tehlikeli el bombaları olduklarını ne zaman anlayacağız?

Ta Habur günlerinden, ta Oslo görüşmelerinden ve Diyarbakır Meydanı'nda Apo'nun mektuplarının büyük katılımlar ve coşkulu alkışlarla okunduğu/okutulduğu ve kutlandığı hatta kutsandığı o günlerden bu yana ısrarla hep 'bu süreç çözüm süreci değil, çözülme süreci' diye yazdım, 'çözülüyoruz/ayrışıyoruz' diye yakındım ve uyarmaya çalıştım. Heyhat; sesimiz sadece kendi dünyamızda yankılandı, ateşimiz sadece kendi bağrımızı yaktı.

O günlerin kimi yetkililerinin 'cama gelsin cana gelmesin' sorumsuzluğu kimi yetkililerin 'ben de olsam dağa çıkardım' yönlü gaflet dolu teşvik açıklamalarının rüzgarıyla genişleyen ateş, artık tüm ülkeyi sarmış bulunuyor. Ve artık devletin beka sorunu devletin en üst makamlarınca dillendiriliyor.

Evet; bu coğrafyada yaşamanın, bu coğrafyayı vatan tutmanın, savunmanın bir bedeli vardır ve bu oldukça ağır bir bedeldir. Bin yıldan fazla bir zamandır öderiz bu bedeli, kah Kılıçaslan'la Haçlıların karşısında, kah kınalı kuzularla Çanakkale'de, kah kara kalpaklı kaytan bıyıklı Anadolu evlatlarıyla Milli Mücadele'de iç ihanet ve dış saldırılar karşısında. Şimdi gereksiz yere tartışmaya açılan Lozan, bu zaferin uluslararası tebcil ve tescil belgesidir. Sahi bir 'beka sorunumuz' varsa ve 'her zamankinden daha fazla birlik ve beraberlik zamanıysa' bu zaman, o halde bu tartışma niye?

Beka sorununu aşmanın yolu yapay gündem maddeleriyle bir yeni bir ayrışmaya yol açmak değil tama tersine teferruattaki ayrılıklar yerine özdeki/asıldaki ortak değerlerde birleşmektir. İstanbul Üniversitesi Öğrenci Birliği'nin efsane başkanı rahmetli Ufuk Şehri Ağabey, bize aramızdaki küçük ayrılıklar tartışma ve kavgaya dönüşmeye her yüz tuttuğunda 'Din elden giderken mezhep, mezhep elden giderken tarikat tartışılmaz' derdi.

Eğer gerçekten beka sorunumuz varsa, o zaman yapılacak tek iş detaydaki tüm ayrılıkları bir kenarda bırakıp bu milletin yani 'Büyük Türk Milleti'nin ortak değerleri etrafında toparlanmak zorundayız.