n
n
n Simsiyah günlerin içinde olduğumu duyumsadığım son zamanlarda, herkeste olduğu gibi bende de, gülümseten nesnelere ve yüzümü aydınlatan yapıtlara sığınma isteği kendini belli etmeye başladı. Vahşeti bile gülümseterek anlatabilen karikatürler, en iyi dostum bu aralar. “Ne varsa onlarda var.” mış gibi geliyor. İnsanlığın aksayan yönlerini, tüm olan bitenin üzerlerindeki örtüleri çekerek öyle bir ifşa ediyorlar ki bütün gerçekler bir anda çırılçıplak kalıveriyor. Hele de durumu usta bir çizer ifade ediyorsa değmeyin keyfime. Bir gazetenin, bir hafta önce çıkan kitap ekinde çizdiği bir karikatürü önümdeydi bir büyük ustanın. Samsunludur kendisi. Dünyanın en iyi çizer-düşünürlerinden biri… Ne zaman onun karikatürlerinden birini zihnime sindirmeye çalışsam; kafamdaki insanlıkla ilgili sorulardan birine yanıt olur çizgileri. Geçen haftaki de onlardan biriydi.
n
n İki adam bir tren kompartımanında oturuyor. Yaşlı olanın dizinin üstünde evrak çantası var ve öyle boş boş önüne bakınıyor. Biraz daha genç olan da tam karşısında oturuyor yaşlı adamın, gözleri hafif kısık. Trenin penceresinden bir ağaç ve bir binanın yarısı görünüyor. Birinci kare böyle. İkinci karede tablo yine aynı sadece pencerenin arkasındaki manzara değişmiş. Buradan anlıyoruz ki tren ilerliyor. Sonra üçüncü kareye geçiliyor. Malum tren yine ilerliyor, manzara yine değişmiş. Yalnız bu sefer yaşlı ve çantalı adamın kafasının tam üzerinde bir düşünce balonu. İçinde aynen şunlar yazılı: “Al işte! Mesela bu! Bunun herhangi bir entelektüel faaliyeti olabilir mi? Ot gibi gidip geliyordur.” Yaşlı adam karşısında oturan için aynen bunları düşünüyor yani. Sonra bir kare daha ilerliyoruz. Bu sefer pencerenin gerisinde iki tane ağaç var, trenimiz hareket halinde. İki adamda yine bir kıpırtı yok. Bu sefer düşünce balonu daha genç olan adama geçmiş. Onun düşünce balonunda da aynı şey yazılı: “Al işte, mesela bu! Bunun herhangi bir entelektüel faaliyeti olabilir mi? Ot gibi gidip geliyordur.” Kalp kalbe karşı mıdır desek, genç olan da yaşlı adam için aynı düşünceye sahip.
n
n Devamında, final olarak alta, bütün sayfayı kaplayacak dikdörtgen bir kutucuk yerleştirmiş ustamız. Boydan boya bir trenin uzaktan görüntüsü. Vagonların üzerinde, her birinin karşılıklı iki kişi tarafından aynı anda düşünüldüğünü gösteren, iki uçlu olan düşünce balonları… İstisnasız her vagonun üzerine yerleştirilmiş. Bütün balonlarda aynı şey yazılı: “Al işte, mesela bu! Bunun herhangi bir entelektüel faaliyeti olabilir mi? Ot gibi gidip geliyordur.”
n
n Sanırım şöyle demek istiyordu üstat: “Hepimiz hayatın içinde oradan oraya sürüklenirken hiç kimse gerçekten karşısındakinin ne olduğunu bilmiyor. Herkes, herkese karşı büyük bir önyargıya sahip; birbirimizi anlamaya çalışmıyoruz. İletişim kuramadığımız için olsa gerek, aynı şeyleri düşünürken bile burun kıvırıp yok sayabiliyoruz karşımızdakini.
n
n Etrafımızdakilerin gerçekte ne olduğunu göremiyoruz.” Bunları düşündürmek için çizdiğine göre de içindeki istek şu olsa gerek: “Keşke insanlar karşılarındakini gerçekten tanısalar. Kendilerinden farklı olanların da kendileri gibi olduğunu görebilseler. O zaman dünyada ne kargaşa kalırdı, ne de kıyımlar.”
n
n Pek de haksız sayılmaz büyük üstat. İnsanlar birbirlerinden öyle uzaklaştı, öyle uzaklaştırıldı ki, büyük şehirlerde bir başkasıyla arana koyduğun mesafeyi bir santim geçsen kural ihlali olarak algılanabiliyor. Sanki vahşi bir ormandaymışçasına, biri diğerini yutacakmışçasına büyük bir korku var yüreklerinde insanların. Birbirlerine gülümsemekten bile korkar olmuşlar. Bu korkuya bir de Semih ağabeyin karikatüründeki gibi bir önyargıyı eklediniz mi insanlar arasına kıtalar arası mesafe koymayı başarabilirsiniz. Oturup da düşünmek lazım, bu kadar uzaklığın kime ne faydası var, diye.