BİZ KİM OLUYORUZ?

Abone Ol

Kederliyim, çok kederliyim… Yaz günlerinin parlak renkleri bile artık içimi aydınlatmıyor. Bütün insanlığın siyah matemi üzerime kapanmışçasına omuzlarım acıyor, gece yatağımda bir o tarafa bir bu tarafa dönerken bedenim kendime fazla geliyor. Bugüne kadar hep acının insanı olgunlaştırdığını, doyumun geciktirilmesiyle çekilen bütün acıların karşılığının insanoğluna fazlasıyla ödeneceğini düşünen ben, yüz seksen derece döndüm bu düşüncemden. Acıların bütün köşeleri tuttuğu bu dünyada onları görmek istemedim uzun süre. Bunun için de her şeyin başlangıcı olan yerden, kendi zihnimden uzaklaşmak için epey bir gayret gösterdim. Kafamın içine girmemek ve kendimle baş başa kalmamak için elimden geleni yaptım. Dostlarla boş boş sohbetlere katıldım, kıvrak ritimli basit melodilerle kendimi yordum, Holywood yapımı en aptal aksiyon filmlerini izledim. Hiç değilse gönlüm dinlenir, birazcık rahat ederim diye düşündüm. Bir de baktım ki bu yele verdiğim zamanlarda bile acıları görmek için açık bırakmışım yüreğimin kapılarını. Ne yaparsam yapayım herkesin derinlerde kanayan, üzerini kapatmaya çalıştığı yaralarını görüyordum işte. Sıralamakla bitmez.
Acıların eşiğinden geçmeye çalışırken elinde avucunda bir şeyler kalanlar da var. Onlar bütün bunlara şükretmeyi biliyorlar; ama yaşadıklarının onlarda bıraktığı izlerle kıyaslanınca başlarına gelenlere rağmen ellerinde kalanların gerçekten kazanç olup olmadığı konusunun düşünülmesi gerektiğine inanıyorum artık. Yokluğun, yoksulluğun ve hastalığın sivri pençelerinde kıvrandıktan sonra varlık denizinin tuzlu sularında nasıl iyileştirir inan hayatın etine attığı çentikleri? Bunca acılı insanı kurtaramadıktan sonra nasıl sevinir kendi kurtuluşuna, üstelik kendisi de aynı yoldan geçtiyse? Yine de tüm acı sahiplerinde bir tevekkül, bir tevekkül…
Tevekkülleri içimi eziyor… Kalbi Anadolu diye çarpan güzelim yurdum insanı, var olduğu bütün topraklarda onca acıyı çatlak avuçlarının içinde bir kutsiyeti taşır gibi sıkıca kavramış… Acı ve kederi tevekkülün başucunda fark etmem onlar sayesinde oldu. Çorumda yüksek okul öğrencisiydim. O zamanlar yurt ve okul iç içeydi ve hastane de tam karşımızdaydı. Yıl 1990… Çevre yolu yok, otobüsler tam yurdumuzun önünden geçiyor. Annem Samsundan ziyaretime gelecek, ben de yolun kenarında onun otobüsünü bekliyorum. Yanımda iki büklüm, sevimli bir teyzecik var. Buram buram toprak kokuyor. Birden yolun karşısına geçmeye çalıştı. Yola atlar atlamaz, bir motosiklet kadıncağıza çarptı, yolun kenarına attı. Koştum kadını yerden kaldırdım, baktım yaşıyor. Sanırım kaldırıma çarptığı için, ağzı kanıyor. Ben cebimden mendilimi çıkartırken o iki ayağının üzerinde bir kahramanlık anıtı gibi birden yükseldi. Ziyan etme yavrum, bir şey yok dedi. Boğazını temizledi, iki üç tane kırık dişle birlikte bütün tevekkülünü caddenin ortasına fırlattı: Ya Rabbi çok şükür!
Yıllar boyu başka başka yüzlerde aynı tevekkülle karşılaştım. Ne hikmetse acı büyüdükçe tevekkülü de büyüyor Anadolu insanının. Özellikle de kadınların… Hiçbir şey
verilmediği halde çok şeyleri varmış gibi mutlu olabiliyor. Nasıl bir yetenek, nasıl bir duruş, nasıl bir onur? Sapasağlam taş, gibi. Ama bu heybetli yapının altında kendilerini çürüttükleri de bir gerçek. Ne hastalıklar…. Özellikle de kemikle ilgili. Maddi manevi öyle yüklerin altında kalıyorlar ki… Acılar ve yokluklar diz boyu. Biz kendimizi acıların insanı olgunlaştırdığı masalıyla kandırırken; onlar kendi destanlarını yazıyor. Onlar insanlığın en sağlam ve onurlu noktasındaysa, biz neredeyiz? Kimiz biz? Kendimizi ne sanıyoruz?
ULTREYA…