Dünyayı çocuklar yönetir, bütün sistemleri onlar alt üst eder. Biz büyükler ise şişine şişine gezeriz dünyadaki her şeyde kendi izlerimiz olduğu düşüncesiyle. Aldığımız her nefeste, attığımız her adımda bir çocuğun kalbiyle sarıp sarmalanır, kuşatılırız oysa. Onlar, bize dünyayı yeniden anlamlandırmak için gönderilmiş küçük birer bilgeden başka bir şey değildir. Bunu fark ettiğimden beri, bir başka gözle bakıyorum çocuklara, onlarla geçirdiğim her an ölçüye sığmaz bir değere bürünüyor. Çok da şanslıyım üstelik. Halaları ve teyzeleri olduğum üçü erkek, ikisi kız toplam beş harika çocukla dünyayı yeniden öğrenebiliyorum. Kavramların içini cennetin diliyle yeniden dolduruyor, göremediğim kör noktaları aydınlatabiliyorum. Ağızlarından çıkabilecek bir öğreti için küçücük bir anı bile kaçırmak istemiyorum. Çünkü bunun ne yeri ne de zamanı belli oluyor. Ters köşe bir bakış açısıyla öyle bir patlama yaratıyorlar ki düşüncelerimde, yıllar yılı kafamı vurduğum davranış kalıpları yer ile yeksan oluyor. Zihnimize en aşina masalın iletisinde gizli, realitede yürürlükte olan bir durumu fütursuzca pat diye söylediklerinde ideal ile gerçek arasındaki sınırı bir kere daha fark ediyorsunuz.
Ben üç gündür böyle bir şaşkınlıkla ortalarda geziniyorum. Küçük yeğenimle masal okuyoruz, halının üzerine yüzükoyun uzanmış bir şekilde. Henüz ilkokul birinci sınıf öğrencisi… Öyle gelişmiş bir adalet duygusuna sahip ki, bir sayfa o okuyor, bir sayfa da ben okuyorum. Ses tonlarımızın bile birbirinden farklı olmaması için özen gösteriyor, yani koşulsuz ve tam bir eşitlik halindeyiz. Masal, Ayakkabıcı ve Cüceler. Bu masalı hepimiz defalarca okumuşuzdur. Yaşlı ve çalışamayacak durumda olan bir ayakkabıcıya şöyle cillop gibi bir iş geliyor, zengin bir adamdan ayakkabı siparişi alıyor. Tabi işi tamamlamak için gücü yetmiyor yaşlı adamın, evine gidip yatıyor. Sabah bir bakıyor, sipariş verilen ayakkabılar en iyi şekilde tamamlanmış. Sonra bu durum birkaç kez tekrar ediyor. Ayakkabıcının eşi, gece olunca bekleyip bunu kimin yaptığını görmek istiyor. Bekliyorlar, bir de bakıyorlar ki iki küçük cüce ayakkabıları büyük bir ustalıkla yapıyor. Ayakkabıcının eşi, cücelerin elbiselerinin çok eski olduğunu görüyor. Bu iyi cüceleri hem ödüllendirmek, hem de onlara teşekkür edebilmek için onlara altın düğmeli birer ceket dikiyor. Ertesi sabah ceketi gören cüceler Bizim artık böyle güzel ceketlerimiz var, bu ceketlerle çalışamayız.diyor ve o günden sonra bir daha ortalar da görünmüyorlar. Masal bittikten sonra yeğenim döndü: Teyzeciğim, demek ki insanlar bize yardım etseler bile onlara çok iyi şeyler vermememiz gerekiyor. deyiverdi. Hiç düşünmeden, birden bire…O düşünmedi, içinden geldiği gibi yargısız, infazsız söyleyiverdi. Ama ben günlerce günlerce düşündüm. Haklıydı küçük bilgem. Hangi gerekçeyle olursa olsun ne zaman birine altın düğmeli bir ceket sunsam karşılığı yok olup gitmek oluyordu.
ULTREYA…