Bir süre önce Hayati Kaynar, “Bu şehirde Nusret Sağlam da derdini anlatamazsa kim anlatabilir?” diye yazmıştı. Bakmayın bizim ihtiyarın mühendis olduğuna, kafası inşaat hesaplarına ne kadar yatkınsa eli de kaleme o kadar yatkındır. Ağzı ne kadar iyi laf yaparsa, kalemi de o kadar düzgün cümleler kurar. Ama hayrettir, Nusret Sağlam yahut da benim ve yakın dostlarımızın ifadesiyle bizim ihtiyar da bu kentte derdini anlatamıyormuş!
Bireysel gibi görünse de aslında genel bir sorun bu derdi anlatamamak ya da daha doğru bir ifadeyle derdi anlamamak. Sorunun iki tarafı var, biri dert sahibi ise diğeri de çare makamında oturanlar. Biri anlatmaya mecbur diğeri anlamak ve halletmekle görevli. Biri çaresiz diğeri çare diye bakılan. Biri biziz biri de bizden ve bizim olan. Biz gövdeyiz diğeri baş. Bizim yetiştirdiğimiz ve kendimize baş yaptıklarımız. Madde de bu kadar yakınken birbirimize manada niye bu kadar uzağız ki?
Hukuk eğitimi almış biri olarak, idarenin hak arayan vatandaşa “adliyenin yolunu göstermesini” bir türlü anlayamamışımdır ve bundan sonra da anlayacağımı sanmam. Yanlıştan dönmek için yargı kararını beklemek niye? Hakkın tecellisini o kadar ileriye atmak ve küçük bir hak peşinde koşan sade vatandaşı, bir büyük külfetin altına sokmak neden? Yanlışı kabullenmek ve yanlıştan dönmek kimseyi küçük düşürmez aksine yüceltir. Yanlıştan dönmek fazilettir derler ya.
Dokuları sağlam bir toplumda adalet sarayları adaletin aranacağı en son yer olmalıdır. Devlet, vatandaşı adalet sarayına muhtaç etmemeyi temel ilke edinmediği sürece gerçek anlamda bir hukuk devletini tesis etmek mümkün değildir. Vatandaşın derman makamlarına kolaylıkla ulaşabileceği, derdini rahatlıkla anlatabileceği ama hepsinden önemlisi derdinin anlaşılacağı bir idare sistemi ve yapısının gerçekleştiğini göreceğimi sanmam ama hayali bile güzel. Ben kalan ömrümü, o hayalle tüketeceğim.