Hasta mıyız neyiz?

Abone Ol

n

n
n Kederden yüreğim çatlarken anormal, biraz da hasta olduğumu düşünürdüm. Boylu boyunca hüznün kollarına kendimi attığımda, kalan son enerjimi de mutlu olmak için harcardım. “Mutlu olmalıyım, insanın doğal hali bu.” düşüncesini neden kendime ilke edindiğimi bilmiyorum. Mutsuzların yüz hatlarının kırışık olması belki. Belki de gözüme biraz daha çirkin görünmeleri. Dünya Sağlık Örgütü’nün kronik aşkı hastalık olarak kabulünden sonra, bu işte bir yanlışlık olduğunu anladım. Duyguların adını hastalık koyacak kadar hasta mıyız? Bugün aşkı hastalık olarak alalım, yarın merhameti. İnsanlığın hizmetinde bir sürü duygu var nasıl olsa. Sevinç, umut… İleride şunu duyarsak şaşırmayalım o zaman: “Tüh, tüh…Demek çok umutluymuş ha…Yazık, çok da genç…Umarız iyileşir. İlaçlarını tam zamanında verin, dikkat edin, yalnız bırakmayın, umudu söner gider nasıl olsa.” Biraz abarttık sanırım. Gayet insanca bir duygu olan aşktan bahsettiğimizden olsa gerek kafamız karışıyor tabi. Her ne kadar aşkın bazen normal sınırları aştığını, insanı zorladığını düşünsem de yine de ilaçlı tedavi kapsamına alınmasını yüreğim kaldırmıyor. Eczacı dostlarımız bana alınmasınlar, kutsal bir görevi eda ediyorlar. Ama aşka ilaç… Çok aşık olursan, yani kronikleşmişse beş doz, henüz daha başlarındaysa bir iki doz alacağız herhalde. Peki hekim dostlar buna nasıl karar verecekler? Aşkın ateşini mi ölçecekler, yoksa hastanın mı? Türkülerde bile Lokman Hekim çaresini bulamamış, “Yok çare.” demişler, gitmiş işte. Hay Allah, böyle sorgulayınca ne kadar saçma bir boyut alıyor. “Efendim, biz daha depresyonun majörünü minörünü halledememişken bir de başımıza bunlar mı gelecekti? Bak sen şimdi. Acaba aşısını ne zaman bulacaklar? Biz sağken umarım bu hastalıkların bütün ilaçları bulunur da rahata ereriz. Zaten zor bir dünyada, zor bir zamanda yaşıyoruz.” gibi dehşete kapılası geliyor insanın. İşin suyunu çıkarırsak böyle bir tablo çizmiş oluruz. Gelsin faturalar, gelsin psikologlar… Elimizde ilaç kovası ile gezmemiz şart olacak bu gidişle.
n
n Allah a çok şükür, bizim toplumumuz bu kadar yalnızlaşıp boğazına kadar gereksiz tıbbi müdahalenin içine batmadı. İstisnai örnekler dışında, evlatlarımız evden içeri adımını atarken anneleri sevgiyle yüzlerine bakıp “Hoşgeldin.” diyebiliyorlar. Can yongalarının gözbebeklerinin içine bakarken sıkıntılarını anlayabiliyorlar. Kendi yemediklerini büyük bir fedakarlıkla önlerine koyabiliyorlar. Çocuğu onmaz bir sevdaya tutulduğunda, onunla birlikte uykusuz geceler geçirebiliyorlar. Ya babalarımız… Kötülük rüzgârları, çocuklarının saçlarının bir teline değmesin diye, onca maddi ve manevi zelzelenin ortasında bir dağ gibi onların arkalarında yükselmeye çalışıyorlar. Dünya Sağlık Örgütü’nün listesi istediği kadar uzasın gitsin. Hatta bence, alıp başını gitsin. Biz hüznümüzü de mutluluğumuzu da nasıl yaşayacağımızı biliriz. Bizi anlamayan yabancılar lütfen işimize karışmasın. Elleri nasırlı Anadolu insanıyız biz; keder de mutluluk da baş tacımızdır. Onları başımızdan savuşturmak ne haddimize. Bizim kulağımıza fısıldadığı bir şeyler vardır hepsinin mutlaka. Her birini doya doya yaşarız, hiçbirinin dersinden mahrum kalmak istemeyiz. Biliriz ki insanı insan yapan mutlu anlar değil hüzünlerdir. İnsanlığımızı derdin, kederin avuçlarıyla yoğururuz ki ölümlü dünyada yaşamın kadrini kıymetini daha bir bilelim. Sizin uydurduğunuz hastalıklar bizim ruhlarımıza uymaz. Değil mi ki daha henüz adam akıllı bir seri katilimiz bile yok. Sizin hastalıklarınız bize uymaz, ilaçlarınız da ruhumuza on beden küçük gelir. Valla, bizden söylemesi.
n
n
n
n
n
n ULTREYA…
n