KAHT-I RİCAL

Abone Ol

Kaht-ı rical “devlet adamı kıtlığı” demektir. Osmanlılar çok çekmişler
ve çok yakınmışlardır devlet adamı yokluğundan. Pek üzerinde durulmaz
ama 27 Mayıs la birlikte başlayan darbeler silsilesinin Türk milletine
verdiği en büyük zarar, devlet ricalinin hem nitelik hem de nicelik
olarak zayıflatılması olmuştur. Darbeler bir taraftan geleneğin adabı
ve bilginin aydınlığında yetişmiş kıdemli ve başarılı kadroları
devletten tasfiye ederken; öbür taraftan da toplumun değer ölçülerini
altüst etmiştir. Bu açıdan 12 Eylül’ün verdiği zarar, diğer tüm modern
ve post modern darbelerin verdiği zararların toplamından çok fazladır.
12 Eylül’le başlayan süreçte, sadece kadroların fiili yapısı, fikri ve
ahlaki değerleri aşındırılmamış, toplumun “Allah rızası”, “liyakat” ve
“doğruluk” esasına dayalı ahlak telakkisi de saptırılmış, yerine,
adına “köşe dönmecilik” denen ve tüm ahlak kurallarını geçersiz kılan
bir kavram monte edilmiştir. Tarih 12 Eylül’ü bir de bu yönden
yargılayacaktır ve 12 Eylül’ün sivil ve asker kadrolarının asıl
mahkûmiyeti de bundan olacaktır.
Tek partili demokrasimizde devletin valileri aynı zamanda o tek
partinin yani iktidar partisinin de il başkanıydı. Çok partili
demokrasimizde ise çoğu zamanlarda ve çoğu yerlerde iktidar partisinin
il ya da ilçe başkanları bulundukları yerin valisi ya da kaymakamı
olmak gibi bir rolü üstlenmişler ya da en azından o rolü kapmaya
soyunmuşlardır. Muhatapları, valilerin ya da kaymakamların
kişiliklerine ve devlet anlayışına ya da kişiliksizleri ve
anlayışsızlıklarına göre de kâh başarılı kâh başarısız olmuşlardır.
Bunun her ikisi de yanlıştı ama tek partili demokrasimizde ikinci
göreve soyunanlar hiç olmazsa belli bir eğitimden geçmiş, belli bir
deneyim kazanmış ve hepsinde de önemlisi devleti tanıyan kimselerdi.
Ve bu meşru olmasa da yasal ve legaldi. Çok partili demokrasi
maceramızın rol kapıcıları ya da rol kapma heveslileri ise bırakın
devleti bilmeyi devlet şuurundan bile nasipsiz kimseler ve konumları
yasal olmadığı gibi legal de değil. Birisi açısından devlet erkinin
bir başkasına teslim edilmesi, diğeri açısından da devlet erkinin ele
geçirilmesi. Üzerine adam gibi gidilmesi halinde her ikisi için de
ciddi bir suç.
Yasalar açısından Türkiye Cumhuriyeti nin illerdeki temsilcisi
valilerdir. Kaymakamlar devleti temsil etmezler, onlar valilerin
emrindeki devlet görevlileridir. Ama halk nezdinde kaymakam devlet
demektir. Ve devlet halkın gözünde “kutsal” bir kavramdır. Bu sadece
bize has değildir; mensup olduğumuz İslam kültüründe de, Şark
kültüründe de böyledir. O kültür de “otorite hükümdara Allah
tarafından bahşedilmiştir” Ve bu sebeple de “tebaa, hükümdar açısından
“vedâyi-i hâlik-i kibriya’dır”. Yani Allah’ın emanetidir. Osmanlı
telakkisine göre Allah’ın emaneti” olan halkı yönetirken hükümdarın
özellikle sağlaması gereken de “adalettir.”
Dün “adaletle yönetmeyi” sağlamakla Osmanlı görevliydi bugünse onun
varisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti görevli. Dikkat ederseniz
“adaletten” bahsetmiyorum “adil yönetimden” bahsediyorum. Adil yönetim
günümüzde, Ankara’da devletin, illerde valilerin ve ilçelerde valinin
maiyetinde bir devlet memuru olan kaymakamın görevidir.
Kaymakamlar, devletin en uçtaki görevlisi, halkla doğrudan muhatap
olan ve dolayısıyla halka haksızlık yapmaya en açık ama halkın hakkını
korumaya da en yakın kişi. Kimi yerde gönüllerin fatihi ve devletin
adını yücelten bir kahraman, kimi yerde ise devletin gücünü
kendisinin, yakın dostlarının ya da hamilerinin şahsi çıkarlarını ve
de husumetlerini tatmine tahsis eden bir zulüm sembolü. Tarih her
ülkede ve her devirde her ikisini de kaydetmiştir ama farklı
üslûplarla.
Büyük Türk düşünürü ve devlet adamı Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig
adlı eserinde “Yasa su ise, zulüm ateş gibidir” der. Ona göre “Allah
bir yöneticiyi başarılı kılmak dilerse, ona ehil ve dürüst yardımcılar
verir. Eğer, başarısızlığa uğratmak isterse ona bilgisiz ve kötü
yardımcılar verir. Çünkü bilgisizler yönetimi ele geçirirlerse
yönetici odun gibi yanar, bütün işleri bozulur gider.”
“Yönetici bir bey utanma duygusu taşıması bakımından insanların en
seçkini olmalıdır” diyen Yusuf Has Hacip’e göre “İyi bir yönetici
olmak isteyen birisi şu beş şeyi” kendinden uzak tutmalıdır:
Acelecilik, cimrilik, hiddet, inatçılık ve yalancılık. Bunlardan uzak
durmayan yöneticinin adı kötüye çıkar, o sözünün itibarını kaybeder.
Devlet adamı yalan söyler mi? Ya da yalan söyleyenden devlet adamı
olur mu? Es kaza olmuşsa bile o adamdan devlete, o devletten millete
hayır gelir mi?