KIYILARDA

Abone Ol

İlkbahar en güzel renklerini sunmaya hazırlanırken, biz kıyı kentinde yaşayan insanların ayrıcalığı, denizlere bakarak mavinin ve yeşilin en güzel tonlarının arasına karışabilmektir. Deniz; sayıları son günlerde iyice artan dertli insanların, dalgalarının üzerinden aşırdığı tılsımlı rüzgarlarla yüreğini hafifleten dost. Yavaş ve ağrılı günlerin en iyi hekimi ve ilacı… Hangimiz çok bunaldığımızda denizi görme isteğiyle yanıp kendimizi bir koya atmıyoruz. Üstelik, onun sonsuzluğundan bir parça huzur koparabilmek için mümkün olduğunca yakın olma isteğiyle, bizi artık başka yollara götürmeyeceğine inandığımız ayaklarımızı üzerine sarkıtarak ve pek tabi başımızı da öne eğerek. Başımız yerde, nefesi tükenmiş bir astım hastasının buharı içine çekmesi gibi güzelim iyot kokusuyla ciğerlerimizi doldurarak. Dünyadaki her sesten ve her nefesten bu şekilde koparak bir süreliğine yokmuşuz gibi kaybolmak onun mavi sınırsızlığında. İyi geliyor, kanayan yüreğimize, bizden çekip alınan ve ağlayan diğer yarımıza. Bizim boş, dalgın gözlerimiz kıyıdan uzaklara bakarken, üzerinde gri bulutlar gezinen kardeşimizin yüzü güneşin göz kırpmasıyla turkuaza döner. Bu renk cümbüşünün kıvrak dansında hatırlarız yeniden var olduğumuzu ve yaşadığımızı. Dertlerimizin ellerinden tutmak için kıyıya gönderdiği dalgalarının beyaz köpükleri, kıyıda her patladığında hissettirir bize yeniden doğumun mümkün olduğunu.
Denizler, karalardan çok olmasaydı, katlanabilir miydi insanoğlu bu kadar dertli olmaya? Her sabah yarım uykulardan uyanıp karıştığımız sıkıcı hayata, yuva olduğuna kendimizi zorla inandırdığımız evlerimize her akşam yollanmaya nasıl katlanırdık onun koynunda geçirdiğimiz kısacık aralar olmasaydı?
Hayatın çekilmezliğinin yanında mavi suları yüreğine serperek yeniden yeşermenin ne demek olduğunu sadece biz deniz insanları biliriz işte. Denizden çıkıp gelen huzurun kanayan ruhumuzu nasıl hafiflettiğini. Kararmış bir yüreğin pasının tuzlu sularla nasıl silindiğini. Sabit bakışlarımıza bindirdiğimiz dertlerimizi kıyılardan yolcu etmenin ve arkasından hüzünle tebessüm etmenin ne olduğunu… En sevdiğimizin yanında olma şansını yabancı gözlere çaktırmadan onunla paylaşmanın ne olduğunu da… Hele hele yıllarca iç kentlerde ona hasret gözlerle adım adım arşınlamışsak sokakları, ayrılmak istemeyiz. Günlük hayatın içinde kaybolurken, kentin sokaklarına gizlice yayar iyot kokularını. Ve kulağımıza fısıltıyla gelen çağrıyı duymamak, rutinin içinde kaybolurken artık imkansız hale gelir. Kimisi susar, kimisi acıkır; sizin denizi göresiniz gelir. Katılaşmış ruhunuzu onun mavi bakışlarıyla yumuşatma isteği çiçek çiçek kabarır. Bu çağrıyı çok fazla yanıtsız bırakamazsınız, adımlarınız sizi hemen her gün götürür ya da götürmek ister onun şefkatli kollarına. Gidersiniz, sizi esareti altında tutamaz hayat; onun kabaran sularına belki bir aşk acısı, belki de bir yenilgiyi bırakırsınız. Hepsi kabulüdür, omuzlarınıza yük olan her şeyi alır. Büyük bir sabırla sizin bu derbeder halinize katlanır. Bunca insan yaşarken sokaklarda, o en büyük sırdaşınız olur. Anlattıklarınızın hepsini fersah fersah dibe çeker. Ve hepsi de sadece sizinle onun arasındadır.
ULTREYA…