MEHTER GİBİ YÜRÜMEK!

Abone Ol

n

n
n Bir galat-ı meşhurdur, bir yaygın yanlıştır, mehterin iki ileri bir geri yürüdüğü ya da bir başka ifadeyle iki adım ileri bir adım geri attığı. Mehter; dünyanın en büyük askeri bandosudur. Osmanlı’nın Osmanlı olduğu günlerde tam 720 kişidir bir mehter takımı. Topkapı Sarayı önünde vurduğu nevbet ta Edirnekapı surlarının dışında duyulur. Osman Bey’den Fatih Sultan Mehmet’e kadar sarayda bile hünkar dahil herkes tarafından ayakta dinlenir, adaptandır. Mehter yürüdü mü orduyu hümayun yürür ve cihan Türkün rengine bürünürdü. Biz, şairin ifadesiyle, 400 kişilik bir çadır halkından bir cihan imparatorluğuna doğru zaferden zafere, fetihten fethe o mehterin velvelesiyle yürüdük.
n
n
n
n Mehter takımının yürüyüşü kararsızlığından, tutarsızlığından değil adabındandır, edebindendir. O iki ileri bir geri adım atmaz, o iki adım ileri gider yarım adım sağa döner sağı selamlar, iki adım ileri gider yarım adım sola döner solu selamlar. “Selam kelamdan önce gelir” diyen bir medeniyetin ordusudur o ordu ve onun bandosudur o mehteran; savaşa giderken bile nezaketi ve selamı elden bırakmaz. Ne yazık ki o ihtişamın mirasçıları olan bizler, o medeniyeti ve o yürüyüşteki adabı ve edebi kavrayamadığımız için olsa gerek o yürüyüşü bir tutarsızlık örneği olarak dilimize pelesenk yapmış bulunuyoruz.
n
n
n
n Üç on paralık bir makama şunun veya bunun himmeti ve biraz da şansın lütfuyla erişenlerin yürüyüşlerindeki afra tafrayı, giderek artan selamsız ve sabahsız yaşama tavrını gördükçe; aklıma hep mehteranın adap ve edebi geliyor ve günümüz adına hayıflanıyorum. Dünyayı titreten mehterin sağa ve sola selam verme idrakiyle gelip geçici bir makam ya da üç on paralık bir servete sahip olduğu andan itibaren insanımızın çok büyük kısmında gözlenen kabalığı, nobranlığı ve hatta dünyayı ben yarattım küstahlığını yan yana getirince kahroluyorum. Ya Rabbim; biz o görgü zirvesinden bu görgüsüzlük çukuruna nasıl yuvarlandık?
n
n
n
n O köklü ve o muhteşem medeniyetimizdeki tevazuun mehteran tek örneği değildir; kendisine her cuma selamlığında ahali tarafından “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” diye bağırılan “cihan hakimi” Osmanlı sultanları da çok daha muhteşem bir örnektir. Ondan daha muhteşem olan da ahalinin/Türk halkının “üç kıta, dört köşe, yedi deniz, yedi iklimin mutlak hakimi” o beşeri kudrete hiç çekinmeden yerini ve haddini hatırlatabilmesindeki inanmışlık ve yürekliliktir.
n
n
n
n Mehteranı cenge giderken bile iki adımda bir sağdaki ve soldaki tüm canlıyı ve cansızı selamlayan, hünkarı bile ahalisinin kendisine haddini bildirmesinden rahatsız olmayan ve ahalisi hünkara bile yerini ve haddini hatırlatabilen o medeniyete ne oldu da biz bugünlere geldik ya da bugünlere kaldık? O tevazu ve o yüreklilik nereye gitti? Nereye gitti ki, ahalinin hizmetkarı olması gereken yöneticiler, o ahaliye karşı tepeden bakıyor ve dün hünkarına bile haddini bildiren o ahali bugün haddini bilmez makam ve güç sahipleri karşısında -biraz ağır olacak amma- böylesine süt dökmüş kedi misali sessiz ve yılgın kalakalıyor?
n
n
n
n Kaybettiğimiz o adabı ve cesareti bulamadığımız sürece iktidarların ve hatta rejimlerin değişmesinin hiçbir anlamı olmayacaktır. Sadece kabalığın ve suskunluğun gömleği ya da ceketinin yakasındaki rozet değişecektir. Hepsi bu…
n
n
n