Hangimiz il dışına turistik amaçlarla gitmeyi aklımızdan geçirmedik ki… Planların yapılıp, özlemle hayallerin kurulduğu tatiller, özellikle.
Peki, biz olmasak da yakınımız veya çevremizde evinden tedavi amaçlı ayrılanlar...
Şifa aramak için evlerinden uzaklaşanlar…
Hayatta en değerli varlıkları çocukları için ilimize gelen her yeni kişiyle tanışmamız geçmişe götürür beni. Geçtiğimiz günlerde tanıştım Artvinli, Çorumlu ve Erzurumlu babalarla. Birisi sıhhi tesisatçı, öbürü uzman çavuşluktan malulen emekli, diğeri köyünde çiftçilik yapıyor. İkisi ilik nakli, diğeri lösemi tedavi sürecini tamamlamak için ilimizde mecburi konaklamalarını sürdürüyor.
Onların duygularını test ederken, hafızamdakiler, film şeridi gibi gözümün önünden geçmişti. Silinmesi mümkün olmayan kayıtlardı onlar. Yaşadıklarının büyük bölümü örtüşüyordu doksanlı yıllarda yaşadıklarımızla. Samsun ve İstanbul arasında lösemiyle yaptığımız mücadele gerçekten çok yönlü anılarla dolu. O babalar da benzer anıları bugün belleklerine kaydediyor. Birkaç koldan üzerlerindeki yükten kurtulmaya çalışan babalara nazaran şanslı yönüm, tedavilerimizin büyük bölümünün ikamet ettiğimiz merkezde yapılmasıydı.
Emrah’ın hastanede annesiyle yattığı, dolmuşta kimsenin üzgün duruşumdan etkilenmesin düşüncesiyle yönümü değiştirmeden dolmuşun camından dışarıya baktığım günler. Beklentilerin karmakarışık olduğu, kasvet kokan fırtınalı duygulara rağmen umutlu hesaplarla yorulduğumuz yıllar.
O babalar gibi, dolmuştan inince kendine çeki düzen vermek için duygulara yapılan olağanüstü baskıları unutmak mümkün mü?
Allah benzer günleri kimseye yaşatmasın dileklerimizi iletirken, yaşanması kaçınılmaz gerçeklerle yüzleşirken herkese kolaylık versin söylemi yeterli midir acaba? Samsun’da oturanlar olarak kendilerine yapabileceklerimizin en iyisini nasıl sunabiliriz, derdim bu.
Neler düşünüyorlardı, beklentileri neydi? Dışarıya yansıtmak istemedikleri duyguları çözebiliyor muydum? Anneler çocuklarla hastanede kalırken dışarıda tutulan nöbeti yaşamayan ne kadar hissedebilir ki?
Aile fertlerinin arasına adeta demir parmaklıklar örülmüş, nakil sürecinde iletişimlerini günümüz teknolojisiyle sürdürenleri kim ne kadar anlayabilir ki? Kimseye hissettirmedikleri iyilik haberlerine ulaşmanın sıkıntısını gören var mı acaba?
Paylaşmaktan çekindikleri olumsuz düşünceleri, müjdeli haberlerle eritmenin telaşındadırlar. “Anlatılmaz, yaşayan bilir” derler ya işte öyle bir şey. Sürecin inişli çıkışlı olduğunu öğrendikleri için olabilecek gelişmelere karşı da hazırdırlar.
“Babalar da ağlar” güzel bir film adı olur mu? Olur tabii. Çevre yolundan misafir kalan o babalarla buluşmaya giderken, Atakum’u yüksekten seyreden yerde aracımı kenara çektim. Müthiş manzarayı fark edememenin nedeni içimde alevlenen yangındı.
O dakikalar gözlerin devre dışı kaldığı, beynin geçmişi taradığı vakitti.
O babaların yaşadıklarıyla kesişen duygular iç içe geçmişti. Yaşlanan gözler, sızlayan burun direkleri, sessiz ve derinden gelen hüzün. Yaşananların kazandırdığı olgunlukla başka acıların paylaşımından mutlu olmanın yolları varken, “Ne oluyor sana Kenan!” dedim.
O babaları hatırladığımda yapamadıklarımızdan hayıflanmışımdır hep. Samsun’a bundan önce gelip gidenler, bugünkü misafirlerimiz, yarın gelecek olanlar. Gözlerim kapalı, devasa Karadeniz’i zihnimde dalgalandırırken, yine sormadan yapamadım: “Yarın o babaların yaşadıklarını yaşamaya aday olduğumuzu biliyoruz. Peki, yapacaklarımız yok mu?” Benim için o anda var olan seçenek, arabayı çalıştırıp onların yanına gitmekti. Adres belli, fazla söze hacet yoktu. Konakladıkları misafirhane önünde yudumladığımız çay, beni kendime getirdi