Şurası bir gerçek ki, Türk insanı okumayı sevmiyor, kitap, dergi, gazete ile arasında mesafe var.
Okumamak, bilgi dağarcığını geliştirememek, sorgulayıcı, düşünen niteliklere kavuşamamak, belleğini sürekli diri ve canlı tutamamak, Türk insanının en önemli sorunu.
Çağdaş bir ülke olmanın temel koşulu, bireyin ve toplumun yaşantısı ile belli bir birikime, donanıma, olaylara geniş açıdan bakabilen, düşüncelerini sürekli yenileyebilen yapıya sahip olması, bu niteliklerin tümünü bünyesinde barındırmak.
Okumayı sevmeyen bir toplum olduğumuzu gazete, dergi ve kitap satışlarının kalabalık nüfusumuza karşılık çok az olması açıkça ortaya koyuyor.
Yaklaşık 77 milyon nüfusa sahip ülkemizde gazetelerin günlük tirajı yıllardır 4.5 milyon ile 5 milyon arasında değişkenlik gösteriyor.
Olağanüstü koşullar hariç gazetelerin tirajı, nüfusun sürekli artmasına karşın, 5 milyonu bir türlü aşamıyor. Aşsa bile bu rakam kalıcı olamıyor. Tirajlar, yıllardır 5 milyon çıtasında dolanıp duruyor.
Gazete satışlarının çoğunlukla metropol kentlerde gerçekleştiği dikkate alınırsa; Anadolu insanı, kırsal kesimin, bırakın eline gazete almayı, yanından bile geçmediği açıkça görülüyor.
Önemli bir toplumsal işlevi üstlenen bölge ve yerel gazetelerin tirajları da bölgelerindeki nüfusa oranla çok fazla değil.
Bölge gazeteleri de yaygın basın gibi tiraj sorunu ile karşı karşıya.
Türkiye kitap satışlarında da çok kötü bir tablo ile karşı karşıya.
Ülkemizde her yüz kişiden biri kitap okurken, yazarının bin bir emekle, göz nuru dökerek, gece gündüz demeden yazdığı bir kitap, en çok üç bin basılabilmekte.
Oysa, teknolojide dünya devi olan Japonya’da ise yılda dört milyarı aşkın kitap basılmakta. Okumada ve araştırmada lider olan ülkeler, buna paralel olarak hem ekonomide hem de teknolojik alanda lider ülke konumunda.
Türkiye ekonomisinin büyümede yüzde 8.5 ile Çin’in ardından dünyada ikinci sırada yer almasına karşılık, aynı büyümeyi kültürel yaşamda sağladığımızı söylemek çok da olası değil.
Dergi satışları ise sürekli kan yitirmekte, kapanan dergi sayısı her geçen gün artmakta.
Neden okumuyoruz? Neden okumaya uzak duruyoruz? Başta da vurguladığım gibi temel sorunlardan biri de bu değil mi? İnsanımız, bireyimiz, belleğindeki bilgiyi yeterli görüyor, var olanın üzerine koymaya çaba harcamıyor, hiç de haklı olmadığı halde okumaya zamanının bulunmadığını gerekçe gösteriyor. (İsteyen nerede olursa olsun okumaya vakit ayırabilir)
Ve en önemlisi de küçük yaştan itibaren okuma alışkanlığı edinmediğinden, merak ve sorgulama yetisi gelişmediğinden okumaya hep uzak kalıyor.
İnsanlarımız, gazete ve kitap fiyatlarının pahalı olmasını da ileri sürerek okuyamadığını savunuyor.
Bunun yanı sıra, kolaycı bir yaklaşımla Türkiye ve dünya olaylarını salt TV’lerden izleyerek, analiz yeteneğini geliştirmekten, belleğini diri tutmaktan yoksun kalıyor, sağlıklı düşünemiyor.
Toplumda okuma alışkanlığının yaygınlaştırılmasında, merkezi yönetimler kadar, yerel yönetimlere de büyük görev düşüyor.
Özellikle, belediyeler, kaymakamlık ve valilikler aracılığı ile her bireyin kolayca ulaşabileceği, kütüphaneler, okuma salonları oluşturmak bu anlamda önemli bir adım olacaktır. Ve en önemlisi, okuma alışkanlığının çocuklara küçük yaşlarda aileleri tarafından kazandırılması bir zorunluluk, ötesi görevdir.
Bölgelerde kamuoyunun yakından tanıdığı yazarların katılımı ile düzenlenecek kitap fuarları gibi etkinlikler, insanların kitapla buluşmasını sağlayacak, onları okumaya teşvik edecektir. Burada da görev yine yerel yönetimlere düşüyor.
Akşit Göktürk’ün sözleri okumayı öyle güzel anlatıyor ki;
‘’ Okuyan insan, okuduğunu beyninde canlandırır ve algılar. Bu sayede beyin hücreleri çalışmaya başlar. Analiz-sentez, yorumlama, akıl yürütme gerçekleşir. İşte buna düşünme diyoruz.’’
Okumalı günleriniz bol olsun.