Sel gider kupkuru bir acı kalır

Abone Ol

n

n
n Bir musibet, bin nasihatten evlâdır derler. Fakat ille de musibete kaşınmamak lâzım. Ya da kaşınmamak… Hiç aranmamak…
n
n
n
n Yemeği ateşte unutursan, yemeği yakarsın; hatta evi barkı da yakarsın. Tutup, suçlayacak kimsen de olmaz. Haydi, suçladın diyelim, kimse yemez…
n
n
n
n Yürekleri yakan bir sel felaketi yaşadık. Kim, kimi suçlasın? Tabi tam bu noktada, tabiat kelimesini, “doğa” kelimesiyle karşıladığımızdan, felakete de –ister istemez- “doğal afet” dedik. Korkarım, “normal” anlamında kullanır gibiyiz “doğal” kelimesini. Tekraren, elbette doğaya özgü bir felaket, afet; lâkin çok da “normal” değil. Bu, ehliyeti olmayan, kafayı da çekmiş birinin arabasıyla kazaya uğramak gibi; en azından devlet eliyle inşa edilmiş binalarda…
n
n
n
n Başkalarını suçlamak, acıları dindirmeyecektir. Hele, samimiyeti tartışmalı ses tonuyla hiçbir acıyı soğutamazsınız. Ve yine hele, diyeceğim, hele “selin yaraları” yerine, “depremin yaraları” demişsek… Üzüldüğümüze bile inandıramayız kimseyi; samimiyetimize de. Olsa olsa, “ezberlemiş, teyp kasetine sarmış” v.b. cümlelere maruz kalırız.
n
n
n
n Tatlı tatlı yemenin, acı acı def-i haceti olur. Yaprağı yerken ye, sapına gelince mee… O binaları başarı hanene yazdırdıysan, yıkılan haneleri de hanene yazdırmak zorundasın ya da oturup derdine yanmak…
n
n
n
n [Yazının burasında, şunu belirteyim: Bu yazı, olay sıcakken yazıla düzeltile gözden çıkarılmış onlarca yazıdan, hafızamda kalan cümlelerdir. Eğer o hâliyle, o hâlleriyle, o yazılardan birini okuyor olsaydınız iyi olmazdı zannındayım; en azından benim için iyi olmazdı. Çünkü devletimin mahkemeleri var… Yani o denli öfkeyle, acılı bir öfkeyle yazılmış yazılardı. Seçe seçe cümleleri, kırmadan dökmeden… Çabalıyorum şu an bile.]
n
n
n
n Takkenin düşüp, kelin göründüğü zamanlar şimdi… Koyu kestane saçımızın dip boyalarının görünmesi… Sarı Çizmeli Mehmet Ağa gibi –sözün telifi, canlı yayını yan masada izleyen emekli amcaya aittir- tertemiz gezmek; fişine takılı teyp gibi…
n
n
n
n Yukardaki, en yukardaki cümleye, yazının ilk cümlesine dönersek… Dere yatağına binâ kurulmaz. Yaşayarak öğrendik. On iki cana mâloldu, ki o öyle de değil aslında. Yakınlarını düşünün; yakınları olmadığımız hâlde, tüm şehir halkı olarak yüreğinizdeki oluşan yıpranmışlığı, o çaresizliği düşünün. İçinizden, “ulan biz o kadar dedik; ne mühendisiz, ne mimar oysa…” demelerinizi düşünün…
n
n
n
n Şer olanda hayır/hayr aramak gerek derler. Ya da şerrin içinde de olsa, bir nebze fayda, hayır/hayr vardır mı?.. Kuru teselli için demiyorum inanın; en azından, aklınıza gelen kişilerden kurtulduk. Şehrin yönetimi için aday maday olmazlar herhalde artık… Dişlerinden, tırnaklarından –dişleri, tırnakları bizden uzun elbet, koca adamlar onlar- yazlıklarına falan taşınırlar; yani sanırım… Umarım bunu büyük bir duayla!
n
n
n
n Suda boğulan şehittir. Şehrimin şehitlerinin mübârek topuklarından öperim. İki topuğu üstünde yalandan başka bir şey üretmeyenleri de kendi musibetleriyle baş başa bırakırım.
n