Dün sekiz vatan evladı kendi vatanında kurulan bir hain pusu sonunda
toprağa düştü. Ben dün bu köşede yazmadım; sözün bittiği yerde yazı da
biterdi.
Sondan kaç önceki duraktayız bilmem ama başlangıç noktasından çok
uzakta ve sona çok yakındayız. Allah korusun akıllar başlara
devşirilmez, hırslar kontrol altına alınmaz ve kararlarımıza ve
eylemlerimize sağduyu hâkim olmazsa; kardeş kavgasının içine
sürüklenmemiz işten bile değil. Irak fiilen üçe böyle bölündü. Suriye
böyle bölünüyor.
Gelinen noktada herhangi bir parti taraftarlığı ile çözüme ulaşmak
imkansız; çözüm tüm partilerin, en azından bu ülkenin sınırlarının
değişmezliği, milletin birliği ve devletin bekası konusunda ortak
inançlara ve pratiklere sahip partilerinin “milli mutabakatından”
geçmektedir. Birileri daha şimdiden tarafgirlik yapıyorsun diyecek ama
net söyleyeyim, bu mutabakatın kurulması görevi de kurulamamasının
sorumluluğu da öncelikle iktidar partisinindir. Son on üç yılda
kaydedilen başarıların ödülünü almak, iktidar partisinin ne kadar hakkı
ise yanlışlarının faturasını ödemek de o kadar görevidir.
Sorun, bu on üç yılın son iki ayında yaşanan siyasi tıkanıklık falan
değil, mesele “üst akıl tavsiyesi” ile başlayan, Habur’la şirazesinden
çıkan ve 2012/2013’ten sonra iyice dağılan ve kontrol edilemez olan
çözüm ya da daha doğru tanımıyla çözülme sürecindedir. Kim hangi
niyetle başlatmış olursa olsun bu süreç PKK tarafından devletin
egemenliği, milletin beraberliği ve vatanın bütünlüğü aleyhine,
örgütün lehine kullanılmıştır. Süreçte asker kışlasına, polis
karakoluna hapsedilmiş, eskiden sadece gecelere ve dağlara söz
geçirebilen olan ayrılıkçı örgüt, süreçle birlikte gündüz gözüyle
kentlere inmiş, zamanların ve mekanların/alanların hakimi olmuştur. Bu
hain ve hazin gerçek, artık devletin en yetkili makamlarınca
“aldatılmışlık” ve “iyi niyet” mazeretlerinin arkasına saklanarak da
olsa kabul ve itiraf edilmektedir.
Kabul ve itiraf da bir ileri adımdır ama yeterli değildir. Yanlışı
tespit ve ondan dönmek de gerekir. Türkiye bu noktadadır ve bunu tüm
partileriyle, olmazsa olabildiği kadar çok partisiyle masaya yatırmak,
samimi ve dürüst tartışmalarla hastalığı teşhis ve tedavi yöntemlerini
tespit etmek ve ortak milli mutabakat reçetesini yazmak zorundadır.
Balkan Savaşları öncesi bunu yapamadığımız için “Avrupa’daki
vatanımızı, Şu Bizim Rumeli’yi” kaybettik. Birinci Dünya Harbi sonrası
bunu yapabildiğimiz için Asya’daki son vatanımızı, Anadolu’yu düşman
işgalinden kurtarabildik. Gafletin faturasını da ödedik, zaferin
ödülünü de aldık.
Yarınlarımızı bugünlerde yapacağımız seçim belirleyecektir. Ya Balkan
Savaşları öncesinin gaflet ve dalaleti, kısır parti çekişmeleri, basit
iktidar hırsları içinde yeni bir parçalanmaya yol alacağız ya da Milli
Mücadele’nin birleştirici ve kaynaştırıcı ilhamı çerçevesinde tüm
beşeri hırslardan arınmış milli bir imanla yeni bir destana imza
atacağız. Seçimimiz sadece bizim değil gelecek nesillerin de
kaderlerini de belirleyici olacaktır.