n
n n Yönetmen: Danis Tanovic
n n Oyuncular: Colin Farrell, Jamie Sives, Paz Vega, Kelly Reilly, Branko Djuric
n n
n n
n n Zihin, müthiş “perdeler” kurar. Gölge oyunundaki hayal perdesi gibi değil; bazı şeyleri örten perde… Bunu kurar, çocukluğumuzun sinema perdesi gibi filmin sonunda kapanır. Artık görünmez sahne… (Elbet bazen de “hayal perdesi” kurar, üzerine gölgeler yansısın diye; lâkin, filmle ilgili değil bu tip perde; ikinci tip…)
n n
n n Savaş muhabiri bunlar; iki eski arkadaş, köklü bir dostlukları var. Kürt bölgesindeki savaşın göbeğindeler. Durumu kötü olan yaralıların tedâvi edilemediği, iyilerin tedâvisinin sürdürüldüğü; en acısı –ki bu, Batılı iki insana acı geliyor- durumu umutsuz olanların kafalarına bir kurşun sıkıyor doktor. (Zaten, triaj –ya da triyaj- bu anlamda. Yani önem sırası…Kurtulacakla, kurtulamayacak olanı ayırmak, kurtarılabilecek olana yoğunlaşmak… )
n n
n n Ayrıntıya girmeden… İki dost, savaşın orta yerinde, filmin bir sahnesinde ayrılıyorlar. Mark, orada kalıyor. Bize gösterilen bu.
n n
n n Sonra Mark’ı yaralı görüyoruz. “tedâvi edilemez” olanlara konulan renkli fiş koyulmuyor ona. Sanırım, öldürülmesi gereken yaralılara kırmızı renkli fiş koyuyorlar. Yaralanmış… Ülkesine dönüyor. Ondan ayrılan arkadaşıysa, hâlâ dönmemiş ülkesine.
n n
n n Zihin müthiş perdeler kurar… O perdeyi, Mark’ın eşinin –karısının- büyükbabası aralıyor. Hani şu müthiş karizmatik Drakulamız… Savaş suçlularını arındırmış bir psikolog bu filmde. Şimdiyse, torununun kocasına yardım edecek.
n n
n n Savaş hikâyeleri anlattırarak başlıyor işe. O, Mark’ı uyuz eden psikoloğun gösterdiği mürekkep lekelerine başvurmadan… -O kağıtlardaki lekelerin tümü, birer kelebek gibi görünmüştür bana; bu neye işaret, bir psikoloğa sormak lazım-
n n
n n Hikayelerden birinde, bir genç – orayı, devrim öncesi İran sanmıştım, duvardaki Humeyni posterini görünce. Değilmiş, Beyrut’muş- fotoğraf makinesine doğru koşuyor, elleri bağlı vaziyette; sonra öldürülüyor. Kahramanımız, “Acaba ölüsü ailesine ulaştırıldı mı?” sorusuyla meşgul.
n n
n n İkinci hikaye, Afrika’da. Bir kafatası tepesi… Afrikan bir kadın, elinde bir fotoğraf, o fotoğraftaki ailesini bulmasını istiyor; o kurumuş kafataslarından, kendi ailesini seçmesini… Fotoğrafa baka baka, üç tane kafatasını koyuyor, kadının önündeki yaygıya/beze… (Psikoloğun malzemesi bu iki hikaye: Ölülerin ailelerine ulaşmasını önceliyor hastanın zihni)
n n
n n Hastanın, bu zihinsel öncelemesiyle, Drakulamız, çözüyor işi. Damadının, zihnine kurduğu perdesini aralıyor…
n n
n n Christopher Lee… Ne muazzam ihtiyarlıyor bazı adamlar ve kadınlar. Özellikle, muazzam ihtiyarlayan kadınlar… Sophia Loren mesela…
n n
n n Tek merakım kalıyor film bitince: Mark’ın arkadaşının bebeği, kız mı erkek mi? Erkek olursa, adını Mark koyacaklardı… Halet-i ruhiyem elverince, tekrar bakarım. Çünkü –eğer yanılmıyorsam- bebeğin erkek mi kız mı olduğu belli olmadı. Ve bende bir merak kaldı… Zihin işte… Böyle de çalışır bazen.
n n
n n Not: Bile isteye, filmde kullanılan ismi kullanmadım ve “Kürt bölgesi” dedim. Zihinlerdeki çapağı hareketlendirmemek adına… Yine de filmi seyredince, filmdeki adı duyacaksınız. Ben, demeyeceğim… Karşı olduğumdan değil o isme; maksat, boş bir tartışma oluşmasın diye.
n