n
n n
n n
n n Kimi tarihçiler, Osmanlı ve Selçuklu medeniyetinden “Vakıf Medeniyeti” diye bahseder. Yerinde ve doğru bir tespittir. Anadolu, Selçuklu ve Osmanlı vakıflarının muhteşem eserleriyle doludur. O medeniyeti kuran ecdadın torunları olarak; ne kadar övünsek azdır. Ancak Osmanlı vakıflarının gelişim ve değişim sürecinden bugünlere almamız gereken çok önemli dersler de vardır.
n n
n n Vakıflar, kuruluşta ve yükselişte olduğu gibi gerileyiş ve çöküşte de rol sahibidir ve ne yazık ki ikinci safhadaki rolleri birinci safhadaki gibi müspet (olumlu) değil menfidir(olumsuz). Bunda suçlu olanlar vakıflar ve vakıf anlayışı değil; vakıfları kendi şahsi çıkarları için bozan, yozlaştıran makam ve güç sahipleridir. Selçuklu ve Osmanlı’nın kuruluşunda hayrın mükemmel kurumları olan vakıflar, özellikle Kanuni’den sonra “özel çıkarların aracı” haline getirilmişlerdir.
n n
n n İsmail Cem, “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” adlı önemli eserinde bu yozlaşmayı ve bunun sonucu olarak Osmanlı toprak düzeninin nasıl bozulduğunu çok detaylı anlatır. İslam hukukunda mülk Allah’ındır. Osmanlı’da bu mülkiyete Allah adına devlet sahiptir. Kulun mülkiyet hakkı yoktur. O devlet toraklarının sadece kullanım hakkına sahiptir. İstisnai olan özel şartları yoksa satamaz, devredemez ve evlatlarına miras olarak bırakamaz. İşte bu miras bırakamama kuralının aşılması vakıf gibi hayır amaçlı bir kurumun kişisel amaçlara araç edilmesiyle sağlanmıştır.
n n
n n Bunu İsmail Cem şu satırlarla anlatır: “Osmanlılar, bazı devlet topraklarını büyük hizmeti olanlara ‘mülk gibi’ temlik etme geleneğini Selçuklulardan almışlardır. Padişah, bir vezire yahut görevliye, belirli toprak parçalarından ve gelirlerinden yararlanmak üzere ‘temlikname’ vermekte; bu toprak parçaları artık ‘malikhane’ özelliği almaktadır. Bu gelir kendisine hediye edilen kişi, bunu her çeşit geri alma teşebbüsünden sakınmak ve hem kendisine hem de çocuklarına sürekli bir irat(gelir) sağlamak düşüncesiyle, genellikle bir vakıf haline getirmektedir. Zamanın tarihçileri tarafından ‘şeriata aykırı olduğu’ ısrarla belirtilen bu uygulama uyarınca, temlikname sahibi, geliri söz gelişi bir kervansaray yaptırıp onun masrafına ayırmaktadır. Kervansarayın maaşlı yönetici olarak da kendi çocuklarını ve daha sonra onlardan olacak çocukları vakıfnameye yazdırmaktadır.”
n n
n n Biraz karışık mı oldu? Öyleyse daha net söyleyelim: Çayın taşıyla çayın kuşu vurulmakta, devletin parası pulu sözde hayır adı altında cebe indirilmekte. Sadece cebe indirilmekle de kalınmamakta, bu hukuksuzluk her türlü müdahaleden masun hale getirilmektedir.
n n
n n Ünlü tarihçi Stanford Shaw da “Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı iki ciltlik önemli eserinde, “Yönetici sınıfın güçlü üyeleri de tımar ve iltizamları alıp yasadışı yollardan dini vakıflar haline getirerek, büyük çiftliklere sahip olabiliyorlardı” diye yazar.
n n
n n Bir hayır kurumu olan vakıfları şahsi mülkiyete araç kılmaya zamanın alim ve aydınları da şiddetle karşı çıkmışlardır. Koçi Bey ünlü risalesinde bundan acı acı yakınır ve “Bir adam ki din ve devlete layık hizmet görmeye… Memleket değil hatta bir köy dahi fethetmeye…Yalnız padişah yakını olmakla nice yüz yıl o fetholunmuş memleketten devlet hazinesine ait birçok köy ve tarlaları birer yolunu bulup, kendine ve evlatlarına mülk ettirse, sonra diledikleri yeri vakfedip, bazılarını dahi vakıf adıyla evlatlarına gelir sağlayan mal ve yapı yaparsa, o çeşit vakıf nasıl sahih(doğru) olur? Ve onu bismillah diye yemek nasıl caiz olur? Evvela o çeşit kimselere hazine hakkını temlik(devretmek) şer’an caiz(uygun/yerinde) olmak gerekir ki, vakıf olunması sahih ola… Bir işin aslı batıl olursa, fer’i(ikincil derecede olanı/teferruatı/eklentisi) nasıl sahih olur?” diye sorar.
n n
n n 1980 sonrası yaşanan ve büyük kısmı devlet kaynaklarından beslenen ya da devlet gücünü kullanarak vatandaş kesesine el atan vakıf patlaması, bana hep Osmanlı vakıflarının bu yönünü hatırlatır. Ve hep endişe uyandırır.
n n
nn
n