n
nn Çiçeğe, karıncaya, kelebeğe, doğaya insanın sonsuz sevgisi vardır. Hayat bütün gücüyle kendini yenileyerek canlılara yaşam alanı sunuyor.
nn Kırlarda dolaşırken adını bile bilmediğimiz birçok çiçekle karşılaşırız. Doğanın kendi varlık alanında yaşamlarını sürdürüyorlar. Her şey insan için yaratılmış sanki… Oysa aklımızla kendimiz için böyle bir fikir yürütüyoruz. Doğadaki bütün canlılar, yaradılış nedenine göre varlıklarını sürdürüyor. Bütün bu olup bitenlerin yanında doğada hâkim olan enerji ve sevgi birbirine karışmış akıp gidiyor. İnsan da duygularıyla, arzularıyla; bilmekten doğan sevinçle koşuş halindedir.
nn Doğadaki bu neşe ve canlılık, insanın bilinciyle bütünleşince, rüzgârın savurması gibi, insandan insana; insandan doğaya akıp gidiyor. Biz buna sevgi seli diyoruz. Tutku diyoruz. Yani bunun adı bir bakıma aşktır da… Çünkü: “Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma vardır; duygulanmanın da temeli aşktır.” Bunun bilincinde olan ise insandır. “Havaya atılan bir taş düşünebilseydi; kendi isteğiyle yere düştüğünü sanırdı.” Hâlbuki bizim bilmediğimiz ve anlamadığımız öyle sırlar ve hazineler saklı ki doğada, bize teslim olmak düşüyor çoğu kez Yaradan’a.
nn Hayatta her şey insana göredir. Aşk, mutluluk, hüzün gibi kavramlar… Aksine: “Bin bahar görse de taş yeşermez.” “Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçilemeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…” diyor Can Yücel. Murathan Mungan: “Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak: Öyle zordur ki kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak.” diyor.
nn Mangala düşen köz gibi bu duyguları yaşarken, yüreği ürpermeyecek kadar cesur insan var mı?
nn ÖMER PAMUK
nn
n