İoanna Kuçuradi'nin hikâyesi, Cumhuriyet'in henüz 13 yaşında olduğu bir İstanbul'da başladı. Takvimler 4 Ekim 1936'yı gösteriyordu. İstanbul'da Rum bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen küçük İoanna'nın ileride Türkiye'de felsefenin kurumsallaşmasında önemli roller üstleneceğini, insan hakları üzerine yaptığı çalışmalarla dünyanın farklı ülkelerinde tanınacağını o günlerde kimse bilmiyordu.

Hayatının sonuna geldiğinde ardında yalnızca kitaplar bırakmadı. Kurduğu bölümler, yetiştirdiği öğrenciler, oluşturulmasına öncülük ettiği insan hakları programları ve onlarca yıl boyunca savunduğu bir düşünce bıraktı: İnsan haklarını anlayabilmek için önce “insan”ın değerinin ne olduğunu anlamak gerekiyordu.

Eczacı bir babanın felsefeci olan kızı

İoanna Kuçuradi'nin babası İstanbul doğumlu bir eczacıydı. Ailenin baba tarafı Sisam'dan İstanbul'a göç etmişti. Annesi ise henüz dört yaşındayken Çorlu'dan İstanbul'a gelen bir ailenin kızıydı.

Babası, kızının da kendisi gibi eczacı olmasını istiyordu. Fakat Kuçuradi'nin hayatı başka bir yöne gidecekti.

Çocukluğunu yıllar sonra anlatırken çok fazla oyun hatırlamadığını, zihninde seksek ve ip atlamaya ilişkin birkaç görüntünün kaldığını söyleyecekti. Buna karşılık ailesinin üzerindeki etkisini hiç unutmadı. Özellikle annesinin ona küçük yaşlardan itibaren kendini kontrol etmeyi öğrettiğini anlatıyordu.

Çocukluğunun önemli kişilerinden biri de İmrozlu dadısı Grammatiki'ydi. Kuçuradi'ye ilk okuma ve yazmayı öğreten kişi oydu. Grammatiki yaklaşık Kuçuradi 20 yaşına gelene kadar aileyle birlikte yaşadı.

Yıllar geçti, küçük İoanna üniversite öğrencisi ve ardından akademisyen oldu. Fakat çocukluğundaki bu bağ kopmadı. Doktora tezini hazırlarken İmroz'a giderek Grammatiki'nin evinde kaldı ve tezinin önemli bir bölümünü orada yazdı.

Çocukluğun küçük bir ayrıntısı, yıllar sonra bir filozofun akademik hayatının başlangıcına kadar uzanmıştı.

İstanbul'da Rum bir öğrenci olarak büyüdü

Kuçuradi ilkokulu Merkez Rum Ortaokulu'nda, ortaokul ve lise öğrenimini ise İstanbul'un köklü Rum eğitim kurumlarından Zapyon Kız Lisesi'nde tamamladı.

1954 yılında mezun olduğunda Türkiye'nin yakın tarihi oldukça hareketli bir dönemden geçiyordu. Kuçuradi'nin çocukluk ve gençlik yılları Varlık Vergisi ve daha sonra 6-7 Eylül olayları gibi Türkiye'deki gayrimüslim toplumların hayatında derin izler bırakan gelişmelerin yaşandığı döneme denk geldi.

Buna rağmen Kuçuradi yıllar sonra kendi hayatını anlatırken yaşadığı çevrenin kendisinde bir “ötekilik” duygusu yaratmadığını özellikle vurgulayacaktı.

Onun ilgisini giderek başka bir soru çekmeye başlamıştı: İnsan nedir?

Bu soru, yaşamının geri kalanını belirleyecekti.

Eczacılık yerine felsefeyi seçti

Babasının isteğinin aksine eczacı olmadı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi ve 1959 yılında mezun oldu.

Üniversitedeki en önemli karşılaşmalarından biri filozof Takiyettin Mengüşoğlu ile oldu. Mengüşoğlu'nun insan felsefesine dayanan yaklaşımı, Kuçuradi'nin düşünsel gelişiminde önemli bir yere sahipti.

Mezun olduğu yıl Mengüşoğlu'nun asistanı olarak İstanbul Üniversitesi'nde akademik hayata başladı.

Fakat Türkiye'nin siyasi tarihi genç akademisyenin kariyerine doğrudan müdahale edecekti.

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyenler arasında Mengüşoğlu da bulunuyordu. Kamuoyunda “147'ler” olarak bilinen süreçte hocasının üniversiteden çıkarılması Kuçuradi'nin akademide yaşadığı ilk büyük kırılmalardan biri oldu.

Kuçuradi daha sonraki yıllarda bu dönemi anlatırken, hocasının uzaklaştırılmasının ardından kürsüdeki diğer öğretim üyelerinin kendi kadro durumunu desteklemediğini ifade edecekti.

Ancak akademik yolculuğu burada sona ermedi.

Nietzsche ve Schopenhauer ile başlayan akademik yol

Kuçuradi'nin gençlik yıllarındaki akademik ilgisinin merkezinde insan problemi bulunuyordu.

1965 yılında “Schopenhauer ve Nietzsche'de İnsan Problemi” üzerine hazırladığı çalışmayla doktorasını tamamladı. Aynı dönemde Nietzsche ve Schopenhauer üzerine yaptığı çalışmalar kitaplaşmaya başladı.

1965'te Max Scheler ve Nietzsche'de Trajik, 1966'da Nietzsche ve İnsan, 1967'de ise Schopenhauer ve İnsan yayımlandı.

Henüz kariyerinin başlangıcında ileride üzerinde onlarca yıl çalışacağı temel mesele belirginleşmişti: insan, değer ve insanın eylemleri.

Doktorasını tamamladığı 1965 yılında İstanbul'dan ayrılarak Erzurum'a gitti.

Erzurum'dan Ankara'ya uzanan yol

Kuçuradi, 1965-1968 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde görev yaptı. İstanbul'dan Erzurum'a uzanan bu dönem yaklaşık üç yıl sürdü.

Asıl büyük kurumsal girişimi ise Ankara'da gerçekleştirecekti.

1968'de Hacettepe Üniversitesi'ne geçti. Bir yıl sonra, 1969'da üniversitenin Felsefe Bölümü'nü kurdu.

Henüz 32 yaşındaydı.

Kurucusu olduğu bölümün başkanlığını birkaç yıl değil, 2003'te emekli oluncaya kadar yaklaşık 34 yıl sürdürdü. Bu süreçte 1970 yılında doçent, 1978 yılında profesör oldu.

Hacettepe'deki yıllar yalnızca kendi akademik kariyerini ilerlettiği bir dönem olmadı. Kuçuradi, Türkiye'de felsefe eğitiminin nasıl yapılacağı, filozofların nasıl okunacağı ve felsefenin toplumsal sorunlarla nasıl ilişkilendirileceği üzerine bir akademik çevrenin oluşmasında rol oynadı.

Felsefesinin merkezine “değer”i koydu

Kuçuradi'nin düşüncesini anlamak için yalnızca “etik üzerine çalışan bir filozof” demek yeterli değil.

Onun temel meselelerinden biri değer problemiydi.

Bir insanın başka bir insana nasıl davranması gerektiğini, insan eylemlerinin değerini ve insan haklarının hangi temeller üzerine kurulabileceğini araştırdı. İnsan haklarının yalnızca hukuk metinlerinde sıralanan maddelerden ibaret görülmesine karşı çıktı.

1971'de yayımlanan İnsan ve Değerleri, bu düşünsel hattın önemli eserlerinden biri oldu. 1977'de yayımlanan Etik ise Kuçuradi'nin adıyla özdeşleşen çalışmalar arasına girdi.

Sanata Felsefeyle Bakmak, Çağın Olayları Arasında ve Uludağ Konuşmaları gibi eserlerinde aynı düşünsel çizginin farklı alanlardaki karşılıklarını ele aldı.

Felsefe onun için yalnızca filozofların geçmişte ne söylediğini aktarmak değildi. Yaşanan dünyaya bakmanın bir yoluydu.

İnsan haklarını felsefenin konusu haline getirdi

Kuçuradi'nin akademik yaşamının ikinci büyük ekseni insan hakları oldu.

İnsan haklarının yalnızca hukukçuların veya siyasetçilerin alanı olmadığı düşüncesinden hareket etti. Ona göre insan haklarının temelinde felsefi bir problem bulunuyordu: İnsanın değeri nedir ve bu değer neden korunmalıdır?

Bu yaklaşım, ilerleyen yıllarda Türkiye'de insan hakları eğitiminin akademik bir alan olarak gelişmesine önemli katkı sağladı.

Hacettepe Üniversitesi'nde 1997 yılında İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin kurulmasına öncülük etti ve merkezin müdürlüğünü üstlendi. Burada insan hakları alanında yüksek lisans ve doktora programlarının yürütülmesini sağladı.

1998'den itibaren Felsefe ve İnsan Hakları UNESCO Kürsüsü'nün çalışmalarını yürüttü.

Böylece Kuçuradi'nin yıllardır kitaplarda tartıştığı “insanın değeri” meselesi, akademik programlara ve insan hakları eğitimine dönüşmüş oldu.

Türkiye'den dünya felsefesinin yönetimine

Kuçuradi'nin çalışmaları zaman içinde Türkiye sınırlarını aştı.

1983 yılında Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu'nun (FISP) yönetim kuruluna seçildi. 1988'den 1998'e kadar federasyonun genel sekreterliğini yürüttü.

1998 yılında ise dünyanın farklı ülkelerindeki felsefe kuruluşlarını bir araya getiren federasyonun başkanı seçildi.

Bu görevini 2003 yılına kadar sürdürdü. Daha sonra federasyonun onursal başkanları arasında yer aldı.

2003 yılında İstanbul'da gerçekleştirilen 21. Dünya Felsefe Kongresi'nin başkanlığını yaptı. Dünyanın farklı ülkelerinden filozofların Türkiye'de buluştuğu kongre, Kuçuradi'nin uluslararası felsefe çevrelerindeki konumunun da göstergelerinden biri oldu.

Yıllar sonra bir başka önemli uluslararası kurumun daha başına geçti. Paris merkezli Uluslararası Felsefe Enstitüsü'nün 2014-2017 yılları arasında başkanlığını yürüttü.

Türkiye Felsefe Kurumu ile yarım yüzyıla yaklaşan yolculuk

Kuçuradi'nin adı Türkiye Felsefe Kurumu ile de özdeşleşti.

Kurumun kuruluş sürecinde yer aldı, 1970'li yıllarda genel sekreterlik yaptı ve 1980'den itibaren başkanlığını üstlendi.

Türkiye'deki felsefe çalışmalarının uluslararası dünyayla bağlantı kurması, toplantılar ve kongreler düzenlenmesi, felsefe eğitiminin geliştirilmesi ve genç akademisyenlerin uluslararası çevrelere ulaşması için uzun yıllar çalıştı.

Ancak faaliyetleri üniversite ve felsefe kurumlarıyla sınırlı değildi.

1994-1996 arasında Başbakanlık İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu Başkanlığı yaptı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Türkiye Ulusal Komitesi'nin başkanlığını üstlendi. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı üzerine çalışan Avrupa merkezli yapılarda Türkiye'yi temsil etti.

Mithat Bülent Özmen Kimdir? Neden Gözaltına Alındı? Eyüpsultan Belediye Başkanı Neyle Suçlanıyor?
Mithat Bülent Özmen Kimdir? Neden Gözaltına Alındı? Eyüpsultan Belediye Başkanı Neyle Suçlanıyor?
İçeriği Görüntüle

2010'dan itibaren Ölüm Cezasına Karşı Uluslararası Komisyon'da görev aldı.

Hacettepe'den ayrıldı ama çalışmayı bırakmadı

2003 yılında Hacettepe Üniversitesi'nden emekli olduğunda 67 yaşındaydı. Fakat emeklilik Kuçuradi için akademik hayatın sona ermesi anlamına gelmedi.

İstanbul'a döndü ve 2006'dan itibaren Maltepe Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdürdü.

Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin müdürlüğünü ve İnsan Hakları Anabilim Dalı Başkanlığını üstlendi. Lisansüstü öğrenciler yetiştirmeye, ders vermeye ve insan hakları üzerine çalışmaya devam etti.

2014 yılında kendi adını taşıyan Kuçuradi Felsefe ve İnsan Hakları Vakfının çalışmalarına başladı.

80'li yaşlarına geldiğinde dahi akademik ve kurumsal çalışmalarını sürdürüyordu.

Dünyanın farklı ülkelerinden ödüller aldı

Kuçuradi'nin çalışmaları Türkiye dışında da çok sayıda ödülle karşılık buldu.

1996 yılında Goethe Madalyası ve Türkiye Bilimler Akademisi Ödülü'nü aldı. Aynı yıl Girit Üniversitesi tarafından kendisine onursal doktora verildi.

2000 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü'ne değer görüldü. 2001'de Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı aldı.

2002'de UNESCO İnsan Hakları Eğitimi Ödülü kapsamında mansiyona, 2003 yılında ise UNESCO Aristoteles Madalyası'na layık görüldü.

Farklı ülkelerde üniversiteler tarafından verilen fahri doktoralar ve akademik ödüller de bunları izledi.

Ancak aldığı ödülleri kişisel bir başarı göstergesi olarak görmekten çok, yaptığı çalışmaların fark edildiğinin işareti olarak değerlendirdi.

İoanna Kuçuradi'nin kitapları

Kuçuradi'nin ilk kitabının bir felsefe kitabı olmaması dikkat çekicidir. 1962 yılında Perdenin Arkası adıyla şiirlerini yayımladı.

Ardından düşünce dünyasının ana hattını oluşturan kitaplar geldi: Max Scheler ve Nietzsche'de Trajik, Nietzsche ve İnsan, Schopenhauer ve İnsan, İnsan ve Değerleri, Etik, Sanata Felsefeyle Bakmak, Çağın Olayları Arasında ve Uludağ Konuşmaları.

Sonraki yıllarda insan hakları, etik, özgürlük, kültür ve insan problemi üzerine çalışmalarını sürdürdü.

Immanuel Kant'ın bazı temel metinlerinin Türkçeye kazandırılmasında da rol aldı. Böylece yalnızca kendi düşüncesini üreten bir filozof değil, Türkiye'deki felsefe literatürünün gelişmesine katkıda bulunan bir akademisyen oldu.

İoanna Kuçuradi neden öldü, hastalığı neydi?

İoanna Kuçuradi, yaşamının son döneminde Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi görüyordu.

2 Ekim 2026 Cuma akşamı burada hayatını kaybetti.

Kuçuradi'nin hangi hastalık nedeniyle hastanede bulunduğu veya kesin ölüm nedeninin ne olduğu kamuoyuna açıklanmadı. Bu nedenle ölümünü belirli bir hastalığa bağlayan bilgiler şu aşamada doğrulanmış değil.

Doğum günü 4 Ekim'di. Kuçuradi, 90. yaşına girmesine yalnızca iki gün kala, 89 yaşında yaşamını yitirdi.

Cenazesi için de program belirlendi. 4 Ekim'de Maltepe Üniversitesi Mimar Vedat Çakırca Konferans Salonu'nda tören düzenlenmesinin ardından Kuçuradi'nin Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı'na defnedilmesi planlanıyor.

1936'dan 2026'ya uzanan bir hayat

İoanna Kuçuradi'nin hayatı, İstanbul'daki Rum okullarından başlayıp Erzurum'a, Ankara'ya ve oradan dünyanın farklı ülkelerindeki felsefe kurumlarına uzandı.

Eczacı olmasını isteyen bir babanın kızı olarak başladığı yaşamında felsefeyi seçti. Takiyettin Mengüşoğlu'nun öğrencisi oldu, Nietzsche ve Schopenhauer üzerine çalıştı, 32 yaşında Hacettepe'de bir felsefe bölümü kurdu ve onlarca yıl boyunca o bölümde öğrenciler yetiştirdi.

Daha sonra sorusunu genişletti.

“İnsan nedir?” sorusundan “İnsanın değeri nedir?” sorusuna, oradan da “İnsan hakları neden korunmalıdır?” meselesine yöneldi. Akademik kariyerinin büyük bölümünü bu soruların peşinde geçirdi.

Felsefeyi üniversite koridorlarından çıkararak insan hakları, hukuk, eğitim, siyaset ve günlük yaşamla ilişkilendirmeye çalıştı. Türkiye'de başlayan akademik yolculuğu onu Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu'nun başkanlığına kadar taşıdı.

2 Ekim 2026'da sona eren 89 yıllık hayatından geriye ise yalnızca bir akademisyenin öz geçmişi değil; Türkiye'de felsefenin ve insan hakları düşüncesinin yaklaşık yarım yüzyıllık tarihinin önemli bir bölümü kaldı.