YAZARLAR

DİĞER YAZILARI

Akın ÜNER

EMRE GİDECEK Mİ, KALACAK MI?

Kasabanın tek parkında bir başına oturuyordu Emre… Pazar sabahının mahmurluğu çökmüştü her tarafa. Arada bir serince bir rüzgâr esiyor, dün gece çitletilip atılan çekirdek kabuklarını sağa sola savuruyor, sonra ortalık yeniden sakinleşiyordu.

Delikanlının gözü, parkın karşısındaki kırtasiye dükkânındaydı. Yaşlıca bir adamdı sahibi… Bir öğretmen emeklisi… Pazar günleri öğleye doğru açardı dükkânı.  Diğer günler babasının sanayideki tamirhanesinde çalıştığı için sadece pazarları uğrayabiliyordu buraya.

İstanbul’da makine teknikerliği okuyordu Emre. Fakültelerin açılmasına bir ay vardı. O zamana kadar kitap ihtiyacını kasabanın tek kırtasiyesinden sipariş ederek halletmek zorundaydı.

Arada bir gitar çaldığı için Emre’ye “rakçı” diyorlardı kasabadakiler. Muhafazakâr, küçük bir kasabada gitar çalınca “rakçı” oluveriyordun işte!

Oysa fakültedekiler, okuduğu “Türkçü, milliyetçi” kitaplara bakarak ona “Kurtçu” diye isim takmışlardı. Ders kitapları dışında da okuyan, sorgulayan, sanatçı bir ruhu olan, farklı bir ülkücüydü Emre!

***

Kırtasiye dükkanının kepengi gürültülü sesler çıkararak açıldı. Emre ayağa kalktı, yürümeye başladı. Dükkâna vardığında kırtasiyeci yazarkasayı açmakla meşguldü. Onu görünce, “Günaydın delikanlı! Siparişin geldi.” dedi. İskender Öksüz’ün “Millet ve Milliyetçilik” isimli kitabını uzattı.

Genç adam “Günaydın Hocam,” diye cevap verdi. Kitabın ücretini uzattı. Tam çıkmak üzereyken “Bir dakika, hemen gitme” dediğini duydu Kırtasiyecinin. “Hele bir söyle bakalım, sen ne yapacaksın, gidiyor musun, kalıyor musun?”

“Anlamadım abi, nereye gidiyor muyum, kalıyor muyum?”

“Tabii ki yeni oluşuma! Baksana sizin ülkücülerin bir kısmı ayrılıyormuş, sen gidecek misin kalacak mısın?”

Dudak büktü Emre. “Bilmiyorum, hele bir görelim de sonra karar veririz.”

***

Çıkışta “ocağa” uğradı genç adam. İçeride yönetimden iki adam vardı. İkisi de otuzlu yaşların ikinci yarılarında, bıyıkları dudaklarının iki yanında hilal olmuş, ocağın müdavimi adamlardı. “Ooo, Rakçı, hoş geldin reis!” dedi şişman olanı. “Çay taze, buyur iç…”

Çayı uzatırken delikanlının elindeki kitabı gördü, alıp şöyle bir sayfalarını karıştırdı. “Aferin, ülkücü dediğin okuyacak.” diye klişe bir laf etti.

Emre, bir köşede kitabını okurken diğer ikisi muhabbetlerine kaldıkları yerden devam etti. Günlük siyasetten söz ediyorlardı. “Bizi bölüyorlar, hepsi hain, kalleş, vatan haini, defolup gitsinler…”

Delikanlı bir ara sohbete katılmayı düşündü. Konuşulan konuda kafası epeydir karışıktı. Bu işi bilen birileriyle istişare etmek istiyordu. Ama bu iki ülküdaş öylesine katıydı ki onlara aykırı bir sual etmenin bile pek mümkün olmadığını hissedince vaz geçti.

Biliyordu ki samimi ülkücüydü bu adamlar… Yirmi seneden beri hemen her gün ocağı açık tutacak kadar bağlıydılar davalarına. Arkadan gençler yetişmediği için hayıflansalar da asker gibi ocağı bekliyorlardı.  Kasaba koşullarında tahsil görme olanakları olmadığı için biraz sabit fikirli olmalarında şaşılacak bir şey de yoktu. Hal böyleyken bu dava adamlarıyla hassas bir mevzuda konuşmanın faydası yoktu.

***

Ocaktan çıkışta Kadir abiye uğramaya karar verdi genç adam. Kasabanın eski belediye reislerindendi Kadir abi. 12 Eylül’den evvel ocak başkanlığı yapmış, o dönemde biraz hapis de yatmıştı. Halk arasında “Mecburiyet Caddesi” diye bilinen ana caddedeki avukatlık yazıhanesini geçen sene kapatmış, emekli hayatı yaşamaya başlamıştı.

Ocaktakilerin “ülkü devleri” listesinde her zaman ilk üçte yeri olan baba bir adamdı Kadir Reis… Geçen ay ağır bir yaz gribi geçirmiş, üç dört gün Vilayetteki devlet hastanesinde yatmak zorunda kalmıştı. Emre, sokak başındaki bakkaldan bir kilo üzüm aldı, niyeti “geçmiş olsun” derken bahaneyle şu “yeni oluşum” için Kadir Reis’in fikrini almaktı.

Kapıyı çaldığında onun açacağını tahmin etmemişti. Meğer yenge, komşudaymış. “Geçmiş olsuna geldim Reis” dedi onu görünce. “Hastalığını duydum, ama biraz geciktim kusura bakma.”

“Olur mu delikanlı, geç bakalım, geç hadi…” diyerek onu içeri buyur etti Kadir abi. Evin sokağa bakan cephesinde küçük bir misafir odası vardı. Duvarda Atatürk resmi ve büyükçe bir Osmanlı arması hemen göze çarpıyordu. Masanın üzerinde Türk devletlerinin bayrakları yan yana dizilmişti. Bir müddet hastalıktan, yaşlılıktan sonra Emre’nin okulundan bahsettiler.

Sonra konu “ayrışmaya” geldi. Derin bir iç çekti Kadir Reis. “Bu bir bölünme sayılmaz” dedi. “Menfaat hareketleri bölünür, fikir hareketleri aynı arılar gibi oğul verir.”

Kadir abiye göre esas mesele, memleketin idare şeklinin nasıl olacağı konusundaki derin fikir ayrılığıydı. Parlamenter sisteme inananlar, barınamayınca kovandan ayrılıp oğul veriyorlardı.

“Bunun benzeri binlerce sene öncesi Orta Asya’da da olmuştur, kesin!” diye izah etti yaşlı adam. “Burada kalalım diyenler ile batıya göç edelim diyenler anlaşamamıştır. Orada kalanlar, bugün nasıl Kazakistan’ı, Kırgızistan’ı, Türkmenistan’ı kurduysa, ayrılanlar da Selçuklu’yu, Osmanlı’yı, Türkiye’yi kurdu. Yani tarih gidelim diyenleri haksız çıkarmadı, ama kalanlar da ana yurdun bekçisi olmak gibi şerefli bir vazifeyi ifa ettiler.”

Kafası karışmıştı Emre’nin… “Peki ne dersin abi, kalmak mı evladır gitmek mi?” diye sordu.

Tebessüm etti ülkü devi. “Kalırsan, kutlu bir vazifenin bekçisi olursun. Oğul verenlerle gidersen onlarla beraber yeni yurtları fethe çıkar, akın eder, sancaktarlık yaparsın. Karar sana kalmış!” cevabını verdi.

Kaşları çatıldı delikanlının. “Bir tavsiyen yok mu Reis?” diye sual etti bu defa.

“Olmaz mı?” dedi Kadir Abi… “Osmanlı devletini fetrete düşüren Timur oldu. Oysa Osmanoğulları da Türktü, Timuroğulları da… İster kal, yurdu bekle… İster ayrıl, kendine yeni yurtlar edin! Ama sakın ola senden olanla cenk etme!”

Kapıdan çıkarken, “Unutma oğul… Milliyetçilik, biraz da gurbette yaşayan birisinin annesinin yaptığı tarhanayı özlemesine benzer.” Diye uğurladı Kadir Reis onu. “İnsanlar ekseri, gurbete isteyerek gitmez. Ama ayrılık bazen kaçınılmazdır. Mecburen gidersin ama evdeki tarhananın kokusunu hiç unutamazsın. Gurbettekine asıl zor gelen de budur.”

***

Hava güzeldi. Emre, tekrar parkın yolunu tuttu. Elindeki kitabı okumaya koyuldu.

Üstat İskender Öksüz, kitabında “milliyetçilik sevgiye dayanır.” diye yazmıştı. Emre’nin aklına Özdemir Asaf’ın “Boşuna yorulma gönül, sadece sevmek yetmiyor…” dediği geldi…

Galiba milliyetçiliği sadece sevmek değil, “hayatın merkezine” koymak gerekiyordu.

 

VARYEMEZ AMCA İLE YOKYEDİRİR BABA BARZANİSTAN VE ORTADOĞU'NUN BALKANLAŞMASI EMRE GİDECEK Mİ, KALACAK MI? ZATEN YEŞİL İDİ FINDIK DALLARI SANCHEZ KURBAN OLSUN SANA ŞEHİTLERE AĞITLAR AHMET DEMİRCAN'I TAKDİMİMDİR 15 TEMMUZ’UN BİN YILLIK TARİHİ KAVALA KÖPRÜSÜ'NÜN YILDIZLARI Samsun'dan turizm şehri olur mu? Yazarın Tüm Yazıları