Sahip olmaktan çok,
paylaşmak mutlu eder insanı...
Tek başına yaşanan duyguların adı sevgi midir?..
Oysa, ışık gibi yayılmalı
sevgiler, aydınlık yüzlerde
gül gibi açmalı...
Güzellikleri saklamak mümkün mü?..
Esirgeyenlerin hali ortada...
Sonuç, koskoca bir yalnızlık...
Yeniden sevmeyi deneyebilir mi insan?..
Kırılanlar, her zaman onarılabilir...
Ama, izler yok edilemiyor...
Ve hiçbir şey eskisi gibi olmuyor...
Mehmet Kemal Yavuzun
bugünkü öyküsüyle başbaşa bırakıyorum sizleri...


* * *
İki katlı ahşap evin üst katında,
denizi uzaktan gören pencerenin
kenarında oturmuş, düşünüyordu...
Ertuğrul, inançlı bir insandı. Sabah namazlarını kılmadan evden çıkmazdı. Herkesin yardımına
karşılıksız koşar, kendisine kötülük yapmış olanları dahi, Çoluğu çocuğu var diyerek bağışlardı...
Düne kadar ona Baba Ertuğrul diyenler çoğunluktaydı...
Yaşadıklarını bir film gibi gözlerinin önünden geçirdi...
Ben bunları hak ettim mi? diye mırıldandığında,
annesi Zekiye Hanımın sesi duyuldu: Yemeğin soğuyor, hadi aşağıya gel
Düşüncelerinden sıyrılan Ertuğrul, tırabzanlardan
tutunarak güçlükle merdivenlerden indi...
Hasta değildi ama
yaşadıkları onu dermansız bırakmıştı. İşini kaybetmişti. Ardından da eşi, evi terk etmişti. Çocukları olmamıştı. Tedaviye yanaşmayan karısından
ayrılması için yapılan baskılara da direnmişti. Karısını seviyordu...
Bu ruh haliyle evden çıkıp da
ne yapacaktı?..
Bir iki dostunun dışında arayan bile yoktu...
Kardeşleri de olmasa,
bir dilim ekmeğe muhtaç yaşayacaktı...
Annesi Zekiye Hanımın
babasından aldığı emekli maaşı,
ancak evin kirasına yetiyordu...
Çorbasını yudumlarken, Hata yaptım galiba
diye düşündü.
Zekiye Hanım, oğlunun
bu haline çok üzülüyordu...
Seferberlikte yoklukları yaşamış bir kadın olarak,
fakirlik umrunda bile değil ama oğlunun
bu hali yok muydu?..
Evler, otomobiller ve işyerleri
birer birer haraç mezat satılmış, borçlarını ödemişlerdi...
İnandığı kişilere kefil olmanın bedeliydi bu...
Oysa alacakları da vardı.
Onlardan çok, her şeyini paylaştığı
karısının tavrı Ertuğrulu yıkmıştı...
Bir dediğini iki yapmamıştı. İki baldızı ve kayınbiraderinin
okul masraflarını karşılamış, onları evlendirirken
de tüm ihtiyaçlarını almıştı.
Köyden evlendiği karısının,
şehirli kültürü içinde yetişmesi için
nelere katlandığını
kimselere anlatamamıştı...
Yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmişti...
İşleri bozulduğunda hepsinin
birden sırt dönmelerini anlayamıyordu.
Kayınpederi, onun açtığı mağaza sayesinde
zengin olmuştu...
Hiçbiri aramıyordu onu...
Bu yetmezmiş gibi, karısının ailesi Ertuğrulun
aleyhinde de konuşuyordu...
Aslan damadım dedikleri
Ertuğrul, servetini kaybettikten sonra
birdenbire kötü adam olmuştu...
Ertuğrul, çorbasını yudumlarken, annesine seslendi: Bütün bu olanları hak ettim mi?
Zekiye Hanım, ilk kez oğluyla bu konuda yüz göz oluyordu. Çünkü, onun moralinin bozulmasını istemiyordu...
Hayatı çilelerle geçmiş olan Zekiye Hanım,
bir an durakladı. Oğlunun arkasına geçip saçlarını koklayıp kulağına fısıldadı: Çok verdin ve cömert davrandın. Onları borçlu bıraktın. Unutma ki vefasız insanlar, borçlu olduğu kişileri sevmezler.

* * *
Bugününüz dünden daha iyi olsun. Mutlu ve huzurlu günler dileğiyle...