n
nn Daha önceki üç makalemde Türkiye’deki üniversite eğitim-öğretiminin tarihçesi ve Batı üniversiteleri ile olan yapısal farklılıklar üzerinde durmuştum. Öncelikle şunu ifade etmek gerekecektir ki, üniversitenin gelişmişliği, akademik eleman sayısı ve bu elemanların kalitesi ile paralel olarak ortaya çıkmaktadır. 2547 sayılı kanun çıkarıldığı zaman, özellikle Ankara ve İstanbul gibi büyük iki kentimizde yoğunlaşan öğretim üyelerinin, bir üst kademeye yükselebilmek için, Anadolu’da yeni kurulan üniversitelere gitmeleri şart koşulmuş idi. Buna bağlı olarak da her üniversiteye ideal kadrolar verildi. Fakat, Ankara ve İstanbul’daki öğretim üyeleri yeni kurulan üniversitelere gitmek istememişler ve asistan(araştırma görevlisi) kadrosunda, Prof., olan öğretim üyeleri bulunuyordu. Birçok öğretim üyesi yeni kurulan bir üniversitenin kadrosuna atanmış ve görevlendirme ile eski üniversitelerindeki görevlerine geri dönmüşlerdir. Bu bakımdan 2547 sayılı yasadaki rotasyon uygulanamamıştır. Bunun sonucunda yeni kurulan üniversiteler, kendi kaderlerine terk edildi. Daha sonra, kendi kadrolarında kalmak şartı ile Ankara, İstanbul ve İzmir gibi şehirlerimizdeki öğretim üyelerinin profesörlüğe yükseltilmesine ve daha sonra da kadroya atanmalarına izin verildi. Bu bakımdan da yeni kurulan üniversitelerin aleyhine olarak, eski üniversitelerde kadro fazlalıkları ortaya çıkmış bulunmakta idi.
nn ABD’de iken öğretim üyeliğine yükseltilme ile ilgili olarak öğrendiğim bir husus, çok önemlidir. ABD’de esas olan, lisan eğitiminin bir üniversite tamamlanmasından sonra, yüksek lisansın başka bir üniversitede, doktora(Ph.D)’nın diğer bir üniversitede, öğretim üyeliğine ( Asistan Prof.)atanmanın ise diğer bir üniversitede olması istenen husustur. Bu husus akademik ‘tenör’ün alındığı, assosiate profesörlüğe (Doçentlik) kadar devam eder. Bundan sonra ise sözleşmesiz olarak göreve devam edilebilir. Böyle bir durumdan beklenen husus ise, bir üniversitenin, diğer üniversitelerden farklı veya eksik olan özellikleri olabilmektedir. Bu şekilde, değişik üniversitelerde kariyerini tamamlayan öğretim üyelerinin her bakımdan ideale yakın şekilde yetişmeleri amaçlanır. Bunun diğer bir faydası ise, öğretim üyelerinin statülerini muhafaza edebilmek için devamlı yayın yapmaya teşvik edilmesidir. ABD’de bir akademik dereceyi aldıktan sonra sırtüstü yatmak mümkün değildir. Öğretim üyeleri devamlı proje yaparak, araştırma yapmak ve yayın yapmak zorundadır. ABD’de muhtemeldir ki, bu husus kanunlarında bile yoktur. Fakat, onların akademik yükseltilmelerindeki geleneksel kalıpları budur. Ayrıca, araştırma yapmak önde gelen husustur, eğitim-öğretim ise bir yan ürün olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de ise, lisan eğitimini, yüksek lisans eğitimini, doktorayı, doçentliği ve profesörlüğü aynı fakültede yaparak oradan emekli olan çok sayıda öğretim üyesi vardır.
nn ABD üniversitelerinde esas olan husus ve üniversite olmanın temelinde yatan araştırma, yeni yeni buluşlar ve patentlerin peşinde koşmaktır. Elbette, bu işler para ile olmaktadır ve buna çok büyük paralar yatırılmaktadır. Fakat, şurası mutlaktır ki, bu şekildeki bir çalışma içinde olmadan bilim toplumu olmak mümkün değildir. Araştırmalara yüksek miktarlarda para yatıran ABD, teknolojiyi satarak daha yüksek değerleri elde etmektedir. Ülkenin nüfusuna oranla, lisans seviyesinin üzerinde eğitim öğrenimini tamamlayan, bilim adamı çok yüksek yüzdededir. Bu ülkede her düzeydeki araştırmaların ve teknoloji üretiminin temelinde üniversitelerin imzası vardır. NASA’nın birçok problemleri bile üniversite işbirliği ile çözülmektedir. Ülkenin kalkınması ile ilgili projelerde üniversitelerin katkısı çok büyüktür ve ülkede her konuda yapılan araştırmaların temelinde üniversiteler vardır ve kalkınmada anahtar olarak görev yapmaktadırlar.
nn Bu bakımdan ülkemizdeki kalkınmanın temelinde de üniversite olmalıdır. Sadece bilim yapan ve fildişi kulelerindeki araştırıcıların sahaya inerek bu araştırmaları kitaplardan çıkararak fiiliyata geçirmeleri gerekir. Son yıllarda üniversite ile sanayi işbirliğinden söz edilmekle birlikte; bunun çok zayıf düzeyde kaldığı gerçeği inkâr edilemez. Bu bakımdan üniversitelerimizin sanayi alanında teknoloji geliştirmeleri ve bunun üretime aksettirilmesi; tarımsal üretime daha çok dâhil olmaları gerekir. Çünkü, üniversitesiz bir kalkınmanın olması imkân dâhilinde değildir. Türkiye’de olduğu şekilde teknoloji transferi şeklindeki gelişme, devamlı olarak teknoloji transferine ihtiyaç duyar. Aldığınız en yeni teknolojinin bile bir üst kademesi, bu teknolojiyi satan ülkede vardır. Bu bakımdan teknoloji transferi bir bağımlılıktır ve bütçelerdeki cari açığın sebebidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün deyimi ile “En hakiki mürşit ilimdir” ve bunun bulunduğu yerler ise üniversitelerdir veya olmak durumundadır. Başka türlü arayışlar “Made in Turkey” damgasını vurmamıza engeldir. Saygılarımla.
nn
nn
nn
nn
nn
nn
nn
n