Osman KARA

BİR DERİ BİR KEMİK BİR YÜZBAŞI

Osman KARA

O’nu 1979’un sonbaharında Mamak Muhabere Okulu’nda tanıdım. Ben Muhabere Alayı disiplin subayı bir asteğmendim; O da Astsubay Okulu Komutanı bir yüzbaşı. Hani “kara kuru” derler ya, karası yoktu ama sade “bir kemik bir deri ve sinirden” ibaretti. Kibardı, zarifti, hep güler ya da gülümserdi. O zarif insanın ne kadar kararlı olduğunu 1980 baharında yakından gördüm.

Sıkıyönetim yılları, Muhabere Okulu disiplin cezaevi çamların arasından ve gözden ırak bir yerde; gözaltına alınan devrimci ve ülkücülerin ilk misafirhanesi! Bir süre sonra çıkan kavga üzerine sadece devrimcilere hasredildi. Sabah, öğle, akşam, canları ne zaman isterse başlıyorlar devrim marşlarına, ardından sloganlarına. Sanki tutukevinde değiller de devrim okulundalar ve devrime hazırlık yapıyorlar.

Bir ara bizim o “bir kemik bir deri ve sinirden” ibaret yüzbaşı destek kıtaları komutanlığına vekâlet etme durumunda kaldığında ilk ziyaret etiği yer disiplin cezaevi oldu, kuralları hatırlattı ve uymaları için 24 saat müsaade verdi. Ertesi sabah telli takımdan bir grup askeri cezaevinin dört tarafına dört direk dikip her birine bir hoparlör bağlarken gördük ve işin aslını öğleye doğru anladık. İçeridekiler devrim marşlarına başlar başlamaz hoparlörlerden önce Harbiye Marşı ardından mehter marşları yankılanmaya başladı. İnsan hançeresi ile makine gücü arasındaki kavga üç gün kadar sürdü ve makinenin galibiyetiyle sonlandı.

Bizim “bir deri bir kemik ve de safi sinir” yüzbaşı kararlı ama devrimciler de kararlı. Nefesleri makine ile başa çıkamayınca “açlık grevi” başlattılar. Bir iki, üç, beş, on gün geçti, ne hastalanan var ne bayılan. Herkes merak içinde ne oluyor diye. Nasıl bir vücut yapısı ki on gün hiçbir şey yemiyorlar içmiyorlar ama bana mısın da demiyorlar. Nöbetçi kadrosunu kendisinin kurduğu yeni bir ekiple, astsubayından erine baştan ayağa değiştirdi ve üçüncü günü bayılmalar, yıkılmalar başladı. Meğer gündüz alınmayan yemeklerin yerine gecenin bir vakti dışarıdan koliler dolusu yiyecek, içecek ve meze gelir sabaha kadar vur patlasın çal oynasın âlem yapılırmış!

Bu yüzbaşıyla hiç kopmadık, ben terhis olduktan sonra da zaman zaman görüştük, konuştuk, hala da görüşür, konuşuruz. Bu değil asıl anlatmak istediğim, çok daha başka bir hikâye, ama bu girişi yapmasaydım anlatacağım bu hikâye boşa giderdi.

Bizim o “bir deri bir kemik ve de safi sinir” yüzbaşı daha sonra meslekte adım adım yükselir, albay olur ve o rütbedeyken Kıbrıs Değiştirme Birliği’ne atanır. Lojmanının büyük bir bahçesi vardır; kümes yapar, tavuklar alır, 40-45 kadar tavuğu olur, hepsini kendi eliyle besler ve hiçbirisini kesmeden, yemeden Kıbrıs’tan Türkiye’ye döner. Bana o günleri anlatırken “kesemedim, nasıl keserdim, bana inandılar, güvendiler ve elimden yem yediler, ben o güvene nasıl ihanet edebilirdim ki” demişti.

O günden sonra ne zaman bir güvene ihanet, ne zaman bir dost satışı görsem aklıma o “bir deri bir kemik ve de safi sinir yüzbaşı”, bir başka ifadeyle Haluk Hıdıroğlu Albay gelir. Güven, ahde vefa, verilen söze sadakat gibi temel kavramların günlük hayatımızdan ama özellikle de siyaset dünyamızdan nasıl böylesine hızlı bir şekilde tasfiye olduğunu görmek beni kahrediyor. Yola hayatı pahasına bir ve beraber olmak gibi kutsal kavramlarla çıkanların ilk makam ve mevki paylaşımında yol arkadaşına sırtını dönmesini benim havsalam bir türlü almıyor. Bize ne oldu bilmiyorum ama biz böyle değildik. Bilmem doğru mu yapıyorum ama ben geçmişin hayaliyle yaşamayı bugünün gerçeğine tercih ediyorum.