Ülker grubundan sonra Koç grubu da sermayesini ülke dışına çıkarıyor. HaberTürk yazarı Abdurrahman Yıldırım, köşesinde, Koç Grubu Onursal Başkanı Rami Koç'un İstanbul Sanayi Odası'nın 65. kuruluş yıldönümü için hazırlanan 'Üretenlerin Öyküsü' kitabına verdiği röportajı aktardı. Röportaj, ekonominin ana direği olarak görülmek istenen özel teşebbüsün en küçük bir kaygı durumunda kendisinden başka kimseyi düşünmediğini açık bir dille itiraf ediyor. Doğru Devletçiliğin işin esası olduğunu bir kere daha ispatlıyor.

Rahmi Koç'a yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle:

- Koç'u sanayide başarılı kılan ısrar etmesi mi?

Sanayi uzun vadeli düşünmeyi, büyük yatırımı, her sene kendini yenilemeyi, içeride ve dışarıda teşkilat kurmayı icap ettirir. Kalifiye mühendisler, idareciler ister. Boyutunuzun önce yurtiçinde sonra yurtdışında rekabet edecek büyüklüğe gelmesini gerektirir. Sanayi hata kaldırmaz, rakamlar çok büyüktür, hata yaptığınızda cezasını çok ağır ödersiniz. Sonra sanayide fazla açılmamak lazımdır. Mümkünse yüzde 50-60 kendi sermayen, yüzde 40 borçlanmayla sıhhatli bir mali bünye kurmak gereklidir.

- Risk fazla tabii..

Risk almadan hiçbir yerde para kazanamazsınız. Risk alacaksınız tabii. Riskin derecesini ölçebilmek mühim. Gidin İsviçre'de devlet tahvili alın. Size yüzde 0.70 verir. Rahat edersiniz, vergi de ödemezsiniz. Risk almadan hiçbir şey olmaz.

- Ürettiğiniz Anadol otomobiller uzun yıllar meşhur şakalara konu oldu. İnekler yedi gibi... Bu şakalara kızar mıydınız?

O zaman hiç araba yoktu, öyle bir durum vardı ki, biz tampon yapamıyorduk. Müşteri gelip tamponsuz alırdı. Lastik fabrikaları greve giderdi, adam 4 tane, 6 tane kendi lastiğini getirirdi, takozdan satın alırdı bizden. Yani öyle devirler geçirdi Türkiye. Şakalara kızmadık güldük, ne yapacaksınız. Ama mal satıyordu.

- İstikrarlı bir şekilde 3-4 kuşaktır Türkiye'nin en büyük sanayici ailesi olmanızın sırrı nedir?

Kurulmuş bir düzen var, o bir. Kurumsal bir yapı var iki. Aile her zaman en önemli pozisyonda olmamalı. Çünkü kabiliyeti yoksa oğlunuzu, kızınızı işten atamazsınız. Siz geri planda olacaksınız, kontrol edecek, strateji ve istikamet vereceksiniz. Geri kalanı profesyoneller yapacak. Muvaffak olamazsa tutar kolundan atarsınız.

Diğer taraftan da yük sizin sırtınızda. Adam diyor ki ben muvaffak olamazsam basar giderim. Lüzumsuz borca girmemesi, gereksiz açılmaması, şirketin bünyesini mali bakımdan zayıflatmaması için de kontrol etmek lazımdır.

- Gelecekte Koç Grubu nerede olacak?

Koç Grubu'nun dünyaya açılması lazım. Artık bundan sonra yatırımlar yurtdışında. Yurt dışında başladık ama oralarda hayat bu kadar kolay değil. Türkiye nispeten daha kolay. Burada bir gücümüz, tanınmışlığımız, ismimiz var. Yurt dışına çıkacaksınız, kim tanır sizi. Yavaş yavaş orada dikiş tutturacak, yatırım yapacak ve muvaffak olacaksınız. Müthiş bir rekabet var yurt dışında, kolay değil.

Ayrıca biz Türkiye için kafi derecede büyüdük, iki derece büyük geliyoruz artık. Yani Arçelik iki puan daha pazar payı alsa Rekabet Kurulu hemen çok şey yaptınız, durun diyor. Yeni bir şey satın alsak müsaade etmiyorlar. Dolayısıyla bizim yatırımı yurtdışına taşımamız lazım. Bizim çocukların hepsinde o felsefe var. Çünkü gençliklerinde yurt dışındaki şirketlerde çalıştılar.

- Dünyayı 10 şirket yönetecek diyordunuz. Türkiye'den böyle bir şirket çıkacak mı?

Çıkmaz.

- Neden çıkmaz?

Bizde birikim yok, para yok. Onlar senelerin şirketleri. Müthiş birikimleri var, müthiş teknolojileri, müthiş isimleri var. Bütün dünyada global teşkilatlar kurmuşlar. Bunları siz bir günden diğerine elde edemezsiniz. Bunlar yılların getirisi. 50 sene sonra derseniz, olur. Mesela Mittal Hindistan'dan çıktı, dünya çelik kralı oldu.

- Bizden sanayicilerin 50 yıl sonra böyle bir şansı olabilir mi?

Yani uzun seneler sonra.

- Bunun için de çok çalışmak gerekiyor değil mi?

Yalnız çalışmak değil, çok şeyi bir arada yapmak lazım. Bu bir orkestra gibidir. Tek çatlak ses çıkmaması lazımdır. Teknoloji bunun en büyük ayağıdır. Teknolojiniz yoksa, bir şeyi var edemiyorsanız ve rakiplerinizden daha ileri değilseniz, mümkün değil. Amerikaların bir lafı vardır, 'Ya herkesin yaptığını onlardan daha iyi yapacaksın, ya hiç kimsenin yapmadığı bir işi yapacaksın' diye. Bunun başka bir seçeneği yok.

İTHALAT DAHA PAHALI, İHRACAT DAHA UCUZ

Dolar olarak 2010'u 100 kabul eden birim fiyatlarına göre, ithalatı daha pahalı, ihracatı daha ucuz yapıyoruz. Bitişikte de yer alan TÜİK'e ait rakamlardan izlenebileceği gibi, ihracat ve ithalatta birim başına düşen fiyatların yıllık ortalaması böyle bir sonuç veriyor. Zaman dilimi olarak ister 5 yıl, ister 10, 20 ya da 30 yıl alınsın değişmiyor.

Veriler 1982'den bu yana var. Aylık verilerin yıllık ortalamasına göre 1982'de ihracatımızın birim başına fiyatı 79.7 dolardı. Doların artmasının etkisiyle Ekim 2001'de en düşük birim başına fiyata 58.6 dolarla inildi. Sonraki yıllarda TL'nin değerlenmesine paralel ihraç birim fiyatı Temmuz 2008'de 128.1 dolarla en yükseğe çıktı. 2012'de 108.4 değerini aldıktan sonra 2017'nin 11 ayında 93.2'ye geriledi. İhraç ettiğimiz ürünlerin fiyatı son 5 yılda 15.5 dolar ya da yüzde 14 geriledi.

Son 30 yılda veya 1987 yılına göre ihraç fiyatları yüzde 23.7 arttı.

Ancak ithalat fiyatları daha hızlı artıyor. 1987'de 56.3 dolar olan bir birim ithalat 2017'de 87.8 dolara çıktı. Artışı 31.5 dolar ya da yüzde 55.9 oranında. Zaman içinde ithal ettiğimizin ya kalitesi yükseldi veya fiyatı. İhraç ettiğimiz ürünlerin de kalitesi veya fiyatı buna yetişemedi.

Birim fiyatları arasında yaptığımız karşılaştırma 1987 yılında ihracatın, ithal fiyatların yüzde 33.7 üzerinde olduğunu gösterirken, 2017'de fazlalık yüzde 6.1 düzeyine indi.

Bu da zaman içinde Türkiye'nin katma değerli ürün üretiminde yol alamadığını, küresel rekabette ilerleyemediğini, ihracat artışını miktar bazında daha fazla mal satarak sağladığını, ithalatta ise bunun tersinin meydana geldiğini gösteriyor.

Bir de devalüasyonların ihracata pek yaramadığını, karşı tarafın fazla kar ediyorsunuz diye fiyatı kırdığını ve bunun sonucunda ihracat birim fiyatının gerilediğini belirtelim.