İlk defa babamdan duymuştum Cenap Şahabettin’in “Ağlasam” şiirini. Muhteşem bir şiirdir ama dili oldukça ağdalıdır. “Çöksem diz üstü karşına, hürmetle ağlasam.../Öpsem dü pây-ı safını, lezzetle ağlasam...” diye başlayan ve “Ben ağlıyorken ağlasa yağmurla âsumân/ Birlikte âsumân ü tabiatle ağlasam/ Giryem o rütbe kesb-i samimiyyet etse kim/ Bir mübtelâ gönüldeki rikkatle ağlasam” diye devam eden şiiri artık en fazla dört ya da beş yüz kelimeyle konuşan günümüz gençlerinin anlaması da ezberlemesi de sevmesi de mümkün değil. Gençliğin kelime dağarcığı her geçen gün biraz daha fakirleşiyor. Yazık!

Sevdanın aklımı başımdan aldığı gençlik yıllarında dilimden düşmezdi bu şiir. Bazen sılaya bazen de uzaktaki sevgiliye duyulan hasretle mırıldanır ve çoğu kez de ağlardım. Ezbere okurken bazı kelimeler yer değiştirse de büyük bir kısmı hala hafızamda olan bu şiiri son zamanlarda daha sık hatırlar ve yeniden eskisi gibi zaman zaman ağlayarak mırıldanır oldum.

O yıllarda ülkeye yönelik en ufak bir endişem yoktu. Tersine sonsuz hayallerim, sarsılmaz inançlarım vardı. Çağlar üstü bir sıçrayışla medeniyetler aleminin ön safına geçecektik. “Büyük Türkiye’yi” kuracaktık, sadece Türkiye’yi değil esir Türk alemini ve mazlum İslam ümmetini de kurtaracaktık. Kızılelma’ya dek gidecektik.

Heyhat, heyhat ki ben ve benim kuşağım elli yıla yaklaşan bir kavganın yorgun savaşçılarıyız bugün. Milli sınırlarının darlığına isyan eden beynimizde şimdi o sınırları koruyamamanın korkusu var. Ve hepsinden kötüsü dünün sevdalarla, hayallerle dolu gönlümüz; artık bir kutlu davayı temsil yetkisini şu veya bu şekilde eline geçiren çapsızların yarattığı bezginliklerin işgalinde.

Günümüz siyasetinin çaresizliğinde biz anılarımızın ateşiyle ısınıyoruz ve kulağımız kirişte bir haysiyetli, bir yürekli, bir imanlı sesin “kalk” ve “toplan” borusunu üflemesini bekliyoruz. Ve için için ağlıyoruz. Kendimize değil, gençlik yıllarının sevdasına değil, bir büyük hayalin böylesine solup sararmasına ve çaresizliğimize. Yeni bir mesajla yeni bir iman, umut ve hareket meşalesini yakacak ve ileriye hep ileriye koşacak kutlu yolcu yola çıkıncaya kadar sürecek bu hicranımız. Beklemek değil asıl zor ve ölümcül olan, beklenen yolcunun gelmemesi hatta yola hiç çıkmaması…