“Ne yazacaksın” dedi bir dostum. “Hiçbir şey” kelimeleri döküldü
ağzımdan gayrı ihtiyari. Hiçbir şey yazmanın hiçbir şey yazmamaktan
çok daha zor olduğu, hiç aklıma gelmemişti. Aklıma gelmeyen başıma
geldi.
Bir şeyler yazmanın anlamını yitirdiği bir devirde; hiçbir şey
yazmamaktan medet ummak, bir kolaycılık mı yoksa bir bıkkınlık ya da
daha net bir söylemle bir teslimiyet mi? Ne dersiniz, hangisidir?
Kuva-yı Milliyeciler ne yoruldular ne usandılar ne de teslim oldular.
Atatürk, Kavak’tan Havza’ya geçerken “Dağ Başını Duman Almış Marşı’nı”
söylüyordu arkadaşlarıyla birlikte. Köhne ve külüstür otomobil
yolların zorluğunda pes ettiğinde, Samsun dağlarında o marş
yankılanıyordu inanmış ve iman etmiş insanların hançerelerinden
yükselerek.
Hani şu yorgun ve yaşlı köylü var ya, hani şu” Paşam; biz üç
kardeştik, iki de oğul vardı. Kimi Sarıkamış’ta, kimi Çanakkale’de,
kimi Galiçya’da kimi de Kanal’da girdi toprağa. Evde ikisi dul üç
kadın, yedi yetim ve öksüz yedi sabi var. Hepsi bu sapanın ucuna
bakar. Benim vatanım gayrı bu tarladır. Senin niyetini anladım Paşa
ama düşman aha bu tarlanın kıyısına gelinceye kadar benden sana hayır
yok” diyen o köylü var ya o köylü, o bile bozamamıştı Paşa’nın
moralini.
“Bu kanaati mutlaka değiştirmemiz lazım. Değiştirdiğimiz günde zafer
bizimdir” demişti 25 Mayıs 1919’da Sarı Paşa. Tam yedi ay iki gün
sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya girerken bir millet yeniden doğmuş
küllerinden ve bir millet ayağa kalkmış, Dikmen’e akıp Mustafa Kemal
ve arkadaşlarını karşılıyordu.
Bir millet derken abartmıyorum. Ankara o gün bütün bir vatandı ve
Ankaralılar o gün bütün bir Türk milletiydi. Önde üç bini atlı yedi
yüzü yaya tam üç bin yedi yüz seymen. Seymen alayı düzmek Oğuz
geleneğidir. Selçuklu kurulurken de, Osmanlı kurulurken de seymen
alayı düzülmüştü bu topraklarda. Şimdi yine alay düzülüyordu. Ve yeni
bir devlet kuruluyordu.
Önde seymenler, arkada dervişler, onların arkasında esnaf loncaları
mensupları. Onların arkasında da mektepliler, Ay Melek, Tacettin,
Ulucanlar ilkmektepleri, bir iki mahalle mektebi, Ziraat Mektebi,
Darülmuallimin ve Taşmektep denilen Ankara Sultanisi öğrencileri.
Ellerinde bayraklar, önlerinde öğretmenleri.
20. Kolordu Komutanı Mirliva Ali Fuat Cebesoy ve Ankara Vali Vekili
Yahya Galip en önde. Ankara Müftüsü Börekçzadei Hoca Rıfat Efendi,
Binbaşı Fuat, Kınalızade Şakir, Atatbaşızade Rasim, Toygarzade Ahmet,
Ademzade Ahmet, Hatip Ahmet, Kütükçüzade Ali, Hanifzade Ahmet ve
Bulgurzade Tevfik Beyden oluşan karşılama heyeti.
Ankara o gün boydan boya Anadolu, Ankara bir vatan, Ankara koca bir
yürek ve Ankaralılar bir millet. Yedi ay iki gün. Evet, sadece yedi ay
iki gün yetti. “Düşman aha bu tarlaya gelince kadar benden sana hayır
yok” diyen Anadolu Türkünün evlatlarını “Annem beni yetiştirdi/ Bu
vatana yolladı/ Al sancağı teslim etti/ Allah’a ısmarladı/Boş durma
çalış dedi/Hizmet eyle vatana/ Sütüm sana helal olmaz/Saldırmazsan
düşmana” diyerek cepheye göndermesine o yedi ay iki gün yetti de arttı
bile..
Of, of ki of… O insanların destanlarını ne anlayabildik ne de
anlatabildik. Kahramanlarına ihanet edenler; hainlerin ihanetlerine
mahkum olur. Biz ihanetlere mahkum muyuz?