Bu yazıyı,14 Aralık 2014 Pazar günü öğle sorasında yazıyorum. Televizyon kanalları ve internet siteleri, sabahtan beri Gülen cemaatine ait basın organlarına yapılan operasyon haberler ile dolu. Operasyonlardan canlı bağlantılar yapılıyor, yorumlar alınıyor. Suçlamalar ve savunmalar aktarılıyor. Hukuk adına, özgürlükler adına, basın özgürlüğü adına vahim iddialar. Hayır, sadece arama ve tutuklama kararının gerekçesindeki suçlamaları kastetmiyorum. Suçlananların kendilerini savunurken hukuka ve devlet organlarına yönelttikleri suçlamalar da bir o kadar vahim. Gönlüm her ikisinin de doğru olmamasını diliyor. Türkiye, doğru olmadıkları baştan belli olan ama daha sonra yargı kararlarıyla da tescil edilen hukuksuzluklardan yakın geçmişte çok çekti. O devrin kapanmış olması, ne kadar güzel olurdu. Heyhat ki tartışmalar o yönde hiç mi hiç umut vermiyor.
Arada CHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Haluk Koç’un basın toplantısına geçiliyor; Haluk Hoca ilk bölümünü geçen hafta açıkladığı “devletli yakınlarının ballı kaymaklı VİP atamalar” listesinin ikinci bölümünü açıklıyor. Haluk Hocayı tanımasam inanmayacağım söylediklerine “olmaz böyle bir şey” diyeceğim “olmaz böyle bir şey; hiçbir iktidar hele de kul hakkı yemeyi en büyük günahlardan sayan ve emaneti ehline teslimi emreden” bir dini referans alan hiçbir iktidar, böylesine bir akrabayı taallukat ve dost kayırmacılığı yapamaz” diye feryat edeceğim. Ama Haluk Hocayı tanıyorum; kimileri dilini sivri bulabilir, kimileri hem ülke genelindeki hem de parti içindeki siyasi tercihlerini ve uygulamalarını eleştirebilir ama kimse ona “yalancı” demez, diyemez.
Haluk Koç yalan söylemez, inanmak durumundayım ama tanıdığım ve erdemlerinden şüphe duymadığım AK Partili dostlarım da var; hiç olmazsa onların böylesine bir adam kayırmacılığına, devlet kadrolarının böylesine adaletsiz işgaline sessiz kalacaklarına ihtimal vermek istemiyorum. Ne zor ve ne acı bir çaresizlik.
İyi de ülkenin şu an için en hayati meselesi bunlar mı olmalı; bunları mı yoksa hukuken değilse bile fiilen(de facto) kurulduğu artık kuranlar tarafından gizlenmeyen, kurulmasına sessiz sedasız göz yumanlar ya da acemi politikalar ve ham hayaller sonucu mecbur kalanları tarafından da inkar edilemeyen paralel KCK ve PKK yapılanmasını mı konuşmalıyız? Ya da bölgeyi bir yangın yerine çevirme istidadı gösteren ve her geçen gün Türkiye’yi daha fazla tehdit eden IŞİD tehlikesini mi? Bizim IŞİD diye gördüğümüz şey, buzdağının suyun üstündeki çok küçük kısmıdır. Ortadoğu’nun ve İslam dünyasının asıl sorunu kısa bir süre önce ortaya çıkmış sıradan bir terör örgütü değildir. O terör organizasyonunu besleyen en az 160-170 yıllık bir geçmişi olan ve bizim yine en az on asırlık Sünni(Maturidi-Eşari-Hanefi-Maliki-Şafi-Hanbeli) iman temelimizin altını oyan Selefi zihniyettir.
Evet; bugün bunları mı konuşmalıydık ya da buraya geleceği çoktan belli olan ve bu noktada 2023 hedefi denen hayal balonunu daha şimdiden patlatan ekonomik durgunluğu ve hatta gerilemeyi mi masaya yatırmalıydık? Ne yazık ki, ekonominin 2014 göstergeleri hükümetin ve AKP’nin -gerçekleşmesinden bir Türk vatandaşı olarak benim de mutlu olacağım- 2023 yılı hayalini şimdiden yerle bir etmiştir. Her Türk insanının AKP’nin kaybetmesine sevineceği değil Türkiye’nin kaybetmesine üzüleceği, en azından üzülmesi gerekecek bir hal ve gidiştir bu. 2014’te yüzde 3’ün altında kalacağı kesinleşen bir ekonomik büyüme ile 2023’te dünyanın en büyük on ekonomisi arasına giremeyiz ama en büyük yirmi ekonomisi listesinden çıkarız.
Türk siyaseti iktidarı ve muhalefetiyle kısır çekişmeleri, geçmişle hesaplaşmaları bir an önce bir kenara bırakıp elbirliği, gönül birliği ve ideal birliğiyle geleceği inşanın kutlu çabasına soyunmalıdır.