n
n n
n n Gece yarısı geride kalmış; terastayım, önümde bilgisayar, yanımda radyom ve TRT nağmede türküler geçidi. Gecenin koyu karanlığını uzaktan ve derinden gelen ağustos böceğinin sesi bölerken türkülerin ezgileri sarıp sarmalıyor, bütünlüyor ve ruh dünyamı alıp ta uzaklara, maveralara sürüklüyor.
n n
n n Kah hoyratlarla Kerkük’e kanat çırpıyor, kah uzun havaların yürek yakan ezgilerinde Sivas bozkırındaki çocukluk yıllarıma gidiyor, kah zeybeğin dünyaya meydan okuyan narasıyla yere diz vuruyorum. Bir yürek ki sevda yüklü, bir sevda ki Leyla’yla Mecnun’dan beri emsali yok.
n n
n n Mükerrem Kemertaş Raci Alkır’dan bir tatyan okuyor: “Hani yaylam, hani, senin ezelin/ Güz gelende döker bağlar gazelin./Yayla senin heç gelmez mi güzelin/ Hani yaylam hani senin ezelin.”
n n
n n Yayla bu, Koçyiğit Köroğlu’nun ok saldığı, Dadaloğlu’nun naraladığı ve Karacaoğlan’ın bir duraktan öbür durağa üç dilbere sevdalandığı yayla bu, heç gelmez mi, heç eksik olur mu güzeli? “Severiz biz güzeli, hem hünkarı hem reayası” diyen bizim padişahımız Sultan İkinci Beyazıt, nam-ı diğer Beyazıt-ı Veli değil mi?
n n
n n Nereden nereye, efkara dalmışken sevdayı yazmak! Biz sevdanın kucağında dünyaya geldik ve biz sevdalarla büyüdük. Gürün Ortaokulu’nu bitirip de Ordu Lisesi birinci sınıfa başlayacağım gün babam rahmetli “ Oğlum gel, bir yemek yiyelim” diye lokantaya götürmüş ve bir taraftan yemek yerken diğer taraftan da “ Yeni bir hayata başlayacaksın, artık başka arkadaşların olacak ve sen aşık olacaksın” demişti. Utanmıştım, karşımda ayna yoktu, kendimi göremiyordum ama muhtemelen de yüzüm kıpkırmızı olmuştu, hık mık edecek oldum, hiç tınmadı, sözüne devam etti:” Bu Allah’ın emri, seveceksin, sevileceksin, sana sevme demeyeceğim. Sana sadece hiçbir kızın gururuyla oynama diyeceğim. Kız kardeşine yapılmasını istemeyeceğin bir saygısızlığı, sen başkasının kızına ve kardeşine sakın yapma…” Nur içinde yatsın.
n n
n n Ben anılarımın deryasında yüzerken radyomda Mükerrem Kemertaş’ın o sesi bir kere daha Erzurum semalarına kanat çırpıyor ve beni daldığım hatıralar denizinden musikinin sihirli eliyle alıp gökyüzüne taşıyor: “Huma kuşu yükseklerden seslenir/ Yar koynunda bir çift suna beslenir/ Sen ağlama kirpiklerin ıslanır/ Ben ağlim ki belki gönül uslanır/Sen bağ ol ki ben bahçende gül olim/ Layık mıdır yanim yanim Kül olim/ Sen bey ol ki ben kapında kul olim/ Koy desinler bu da bunun kuludur..”
n n
n n Sevdiğine beyliği kendisine onun kapısında kulluğu yakıştıran bu sevda; şimdinin idrakine sığar mı ve gençliğine bir şeyler anlatır mı? Sanmıyorum. Biz aşık olurduk onlar çıkıyor. Bizim sevdalarımız önce gönlümüzde tohumlanır, sonra kaçamak bakışlarda filizlenir ve nice acıların sonunda çiçek açardı. Ya bizim zamanımız sevdamızı büyütecek kadar çoktu ya da şimdiki gençlerin zamanı sevdalanamayacak kadar kıt. Bizim boşa harcanmış gençliğimize mi yanmalı yoksa şimdikilerin hızlı tüketilmiş beraberliklerine mi?
n n
n n Ben ve benim neslim döktüğümüz gözyaşından hiç pişman olmadık. Sanırım şimdinin gençleri de gözyaşı dökmedikleri için mutlular ya da uğruna gözyaşı dökecek bir sevdayı yaşayamadıkları için mutsuz olmaya mahkumlar.
n n
n n Sabaha devrilen bir ağustos gecesinde sevdayı hatırlatan türküler, ah o türküler… Ve ah o siyasete kurban verdiğimiz sevdalar, insani duygular… Maddeleşen dünyada kayıplarımızın farkında bile değiliz…
n n
n