Geçen hafta ekonomi haberlerinde ülkemizin ihracat kalemlerinden “Tuz” ile ilgili bir haber düştü. Haberde “Dış ticaret verilerine göre, Türkiye nin yurtdışına sattığı tuz miktarı, geçen yıl 89 bin 371 tonu buldu. Bu ticaretin ülke ekonomisine katkısı 10 milyon 841 bin 508 dolar oldu. Tuz ihracatının yaklaşık üçte biri Irak a gerçekleştirildi. Türkiye, komşusuna 28 bin 158 ton tuz sattı. Bu alışverişin ülke ekonomisine katkısı 4 milyon 182 bin 3 dolar seviyesinde gerçekleşti. Türkiye’nin tuz ihracatında ikinci sırayı Romanya aldı. Romanya ya geçen yıl 17 bin 430 ton tuz ihracatı yapıldı. Tuz ihracatının Romanya ya faturası 1 milyon 464 bin 38 doları buldu. Türkiye’nin geçen yıl tuz sattığı ülkeler arasında Senegal, Sırbistan, KKTC, Fransa, Norveç, Finlandiya, İngiltere, Sierra Leone, Fildişi Sahilleri, Etiyopya, Mozambik, Amerika, Jamaika, Lübnan, Suudi Arabistan, Japonya, Avustralya, Afganistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt yer aldı” bilgileri veriliyordu.
Manevi anlamda gurur veren ekonomik anlamda ise cidden düşündüren bir haberdi aslında. Gerçekleştirilen ihracatta emeği olanlara teşekkür edip masanın üstüne çıkarak olaya farklı bir açıdan bakmaya çalışalım.
64 ülkeye gerçekleştirilen tuz ihracatımızın kilogramı tamı tamına 29 kuruş.
İhracat konusu ürün teknoloji yoğun değil emek yoğun bir ürün olup ürünün maliyetleri içerisinde işçilik ve enerji maliyetleri başı çekiyor.
Köşemi takip edenler çok iyi anlayacaktır, ürünün teknoloji skoru sıfıra yakın.
Bu haber geçen hafta Samsun’da üniversite-sanayi işbirliğini nasıl geliştiririz temalı toplantıda dertlerini ortaya döken bir tıbbi cihaz imalatçımızın söylemlerini aklıma getirdi. İmalatçımız “ Ülkemizin ortalama ihracat edilen ürünlerinin kilogram fiyatları 1,47 ila 1,57 ABD Doları iken ben kilogram fiyatı 250 ABD Doları olan ürün ihraç ediyorum. Devletten bize daha çok alan açmasını, daha çok destek vermesini istiyorum. Samsun’da üniversite sanayi işbirliğinin gerçekleştirilmesi için yeni bir modele ihtiyaç var…” diyordu. Haksız sayılmaz imalatçımız. Kendi açısından konuya nereden bakacağını biliyor.
Takıldım ona “TOBB Başkanı Rifat Bey de yeni bir model gerektiğini söylüyor, ağız birliği mi yaptınız?” diye.
Günümüzde iktidar/muhalefet vekilleri, meslek örgütleri ve sivil toplum örgütleri aslında sorunun çözümünü biliyor. Bunun için ‘Orta Gelir Tuzağı’nda olan ülkemizin çıkış yolunu “Katma değeri yüksek, teknoloji yoğun ürün” ihracatını artırmamız gerektiğini ifade ediyorlar.
Sorunların çözümünde ortak paydada buluşabilmek güzel ancak çözümü de konuşmak gerekiyor. Çünkü durum tespiti ve çözüm fazlarını aştık artık.
Şimdi çözüm modelleri üzerinde anlaşıp uygulamaya geçmek ve süreci ölçmek fazlarına geçebilmeliyiz.
Biraz da ben önerilerimden bahsedeyim: Teknoloji yoğun ürün üretip ihracatını gerçekleştirebilmek için bilimle uğraşan insanları ihtiyacımız var. Bu insanlarımız nerede, elbette üniversitelerimizde. Peki bu bilim insanlarımızın üretimde bulunan beyaz yakalılar ve üretim araçları ile buluşarak sonuca gitmesindeki engel nedir? Elbette YÖK!.. Çünkü bilim insanlarımızın üretime katılma süreçlerine destek vermek, özendirmek yerine icat ettiği ikinci, üçüncü, beşinci öğretimlerle üniversitelerimizi yüksek lise haline getirdi YÖK. Sonuç kilogramı 29 kuruş olan ürün ihracatı ile ‘Orta Gelir Tuzağı’ndan kurtulmaya çalışan Türkiye.
Bilim insanlarımızı üretimle buluşturabilirsek, eğer bilim ve teknoloji kapasitemizi artırarak teknoloji skoru yüksek ürünler üretebilen ülkeler arasına girebilmemiz işten bile değil.
Elbette bilim insanlarımızın imalatçılardan, imalatçılarımızın bilim insanlarımızdan beklentileri var. İşin açıkçası ortada bir güven sorunu var. Ana görevleri bu tür konulara odaklanmak olan ancak farklı farklı işlere odaklanan meslek örgütleri bu tür sorunları çözebilecek kapasiteye sahip. Zira hem üniversite hem de imalat sektöründe üyeleri bulunan meslek örgütlerinin objektif bir şekilde sorunu ve çözümüne odaklanması durumunda kısa sürede sonuç alabilmek mümkün.
Yeter ki isteyelim !..
Sağlıcakla