“Kerkük’te kurşunlar ansızın bizi vurur/ Sürüklenir sokaklarda başsız cesetlerimiz/ Zulüm bir hançer gibi içimize oturur/ Bir mağara devrinden arta kalan insanlar/ Kerkük’te kan kusturur…” diye yazmıştım daha dün yeni yılın ilk yazısında. Acı haberi bugün telefonla verdi bir dost: “Bebek dondu…”

Samsun gecesinin karanlığında dondu yirmi bir günlük. Bebek dondu, hisler dondu, insanlık dondu ve bebekle birlikte insanlık öldü. Samsun’un Fatih Mahallesi nde dokuz çocuklu bir garip kadın, bir yoksul, bir kimsesiz, bir sığınmacı kadın. Bir Kuzey Irak Türkü, Telafer Türkmeni. Bir yanda Barzani’nin Peşmergeleri öbür yanda IŞİD’in kanlı katilleri! Kendi öz yurdunda iki ateş arasında çaresiz bir halk! Ne seslerini duyan ne de imdatlarına koşan var; kaderleri katillerin insafına terk edilmiş! Kalıp bir hain kurşunla ölmekle kaçıp yokluğa yoksulluğa mahkum olmak ve açlıktan hastalıktan ölmek arasında çaresiz bir seçim.

Ve bu mevsimde bu kentte yirmi bir günlük bir bebek ölmüş birkaç gün önce bir gece yarısı bir acı soğukta donarak. Hayır; ölen sadece yirmi bir günlük bebek değil insanlıktır, insanların acısına kulağını tıkayan insanlık!

Kerkük, can Kerkük, türkü dolu Türk Kerkük daha dün bizimdi. Ne zaman elin oldu ve biz bu kadar kısa zamanda nasıl böylesine unutkan olduk. Türkülerini bildiğimiz kadar dramlarını bilmiyoruz o insanların. Türküleriyle neşelendiğimiz kadar kaderleriyle ilgilenmiyor ve dertleriyle kederlenmiyoruz.

Aç Aç Kolların De Gel Yanıma, Ağam Süleyman Paşam Süleyman, Al İpek Yeşil İpek Keytan Ederler, Bu Gelen Yar Olaydı, Ağam Ağam Öz Ağam, Çadır Kurdum Düzlere, Ağlama Ceylan Balası, Güler Ağlarım Yanar Ağlarım, Kırmızı Gül ve diğerleri ve elbet Ayağında Altın Hızma... Bu türküler, hep Kerkük’te yakıldı ama Tük dünyasının dört bir yanında sevildi ve söylendi, dünya durdukça da sevilecek ve söylenecek.

Dün türkülerin beşiği olan Kerkük, bugün dertlerin yatağı… Dün özgür dünyasında şen şakrak türkülerin yakıldığı, çığırıldığı Kerkük’te bugün “mağara devrinden arta kalan adamların” vahşetleri söylenir. Ve yarı aç yarı çıplak bebekler donarak ölmemek için bir şefkat elinin uzanmasını bekler.

Uzanacak elimiz ve uzatacak takatimiz varsa eğer… Ve hepsinden önemlisi, o bebekten önce bizim vicdanımız buz tutup donmadıysa…