Başına olmadık işler geliyor insanın...
Nereden ve nasıl geldiği anlaşılmıyor...
Öyle bir ders ki, tokat gibi...
Sonunda sorguluyor insan kendini...
Yaptığı haksızlıklar geliyor aklına birer birer...
Ve sonunda anlıyor ama iş işten geçiyor...
Gördüğünden geriye bırakıyor Rabbim...
En büyük ceza bu...
Neydiler, ne oldular?..
Etme bulma dünyası dememişler boşuna...
Anlayan, anlamıştır artık...
Cüneyt Erenin öyküsüyle başbaşa bırakıyorum sizleri...

* * *

Ardından kapının gürültü ile çarpılması bir mesaj sayılırdı. Bu, ne ilk ne de son olacaktı onun için.
Birden onunla tanıştığı günlere hızlı bir seyahate çıktı. Nereden nereye? dedi kendi kendine.
Nereden nereye?
Oysa, eşini gerçekten çok seviyordu.
Bir bilse, bir anlasa diyordu kendi kendine... Ama, nasıl?
Her şey o arkadaşı ile tanışmasının ardından değişmişti. Ama, her şey...
Artık çevresine, kendine ve dünyaya, bir başka bakar olmuştu. Çevresindeki hadiseler başıboş değildi, kendisi gibi...
Bir sona doğru gidiliyordu. Bir son ama gerçek başlangıç.
Hayatı tanımıştı. Kendini tanımıştı. Nereden geldiğini ve nereye gittiğini idrak etmişti. Mesuliyetlerini idrak etmişti. Bunca yıldan sonra göz yaşı ile tanışmış, içi içine sığmamıştı adeta.
Ailesini de çekmeye çalıştı durduğu yere. O çok sevdiği bir tanesini ve henüz beşini yeni tamamlamış ciğerparesi tatlı yavrusunu...
Onlarsız tamamlanmazdı güzellik, onlarsız olmazdı kemal.
Ancak, her şey arzu ettiği gibi olmamış, kendini ve derdini anlatamamıştı. Her gün ayrı ızdırap, her gün ayrı azap olmuştu onun için. Yaşadığı huzuru, seyerân ettiği alemi onlarla paylaşmak için canhıraş çabalıyor ancak hüsn-ü kabul görmüyordu. Ayrı dünyaların ayrı iki insanı olmuşlardı âdeta. Hatta, duygu ve düşüncelerinin iması bile ağır hakaret kabul edilir olmuş, tepkiyle karşılaşmıştı.
Yine o günlerden biriydi. Gönül dostlarıyla hafta sonu için şehir dışına çıkmak istediğini söylemiş, uzak değil yakın çevreymiş bu...