Süleyman Şah operasyonu ya da kod adıyla Şah Fırat operasyonu siyasi bir kararın ifasından ibaret sıradan bir operasyondur. Siyasi angajmanlar sonunda hemen her ordunun rahatlıkla uygulayacağı ve şimdiye kadar da birçok ordunun uyguladığı bir yer değiştirme ya da mevzi boşaltma harekatından bir kahramanlık destanı çıkarmaya çalışmak yanlıştı. İktidar ve yandaş medya, ne yazık ki o yanlışa düştü. Şimdi de muhalefet siyasetin faturasını Silahlı Kuvvetler e kesmek gibi bir başka yanlışın temel taşlarını döşüyor.

Ortada askeri zafer ya da hezimet denecek bir olay yoktur; Türk ordusu kimseyle ne çatışmış ne bir çatışmadan kaçmış ne kimseyi yenmiş ne de kimseye yenilmiştir. Ne gösterilen bir hedefi zapt etmiş ne de savunmakla görevlendirildiği bir mevziyi kendiliğinden terk etmiştir. Geçmişte “git dendiği için gitmiş, bugün de “gel” dendiği için gelmiştir. Ne gidişin alkışlanacak bir onuru vardır ortada ne de dönüşün bir utancı söz konusudur onlar adına. Gidişin temelinde Ankara Anlaşması’nın siyasi iradesi vardır, dönüşte ise günümüz hükümetinin kararı söz konusudur.

İktidarın bu “Türbeden türbeye nakliye” operasyonundan siyasi rant sağlama amacıyla bir kahramanlık destanı çıkarmaya çalışmaktan, muhalefetinde hükümetin yanlış dış politika tercihlerinin faturasını Silahlı Kuvvetler e ödetmeye kalkışmaktan bir an önce vazgeçmesi gerekmektedir. Bu Silahlı Kuvvetler, son on yılda özellikle Kuzey Irak’ta başına çuval geçtiği günden bugüne kadar yeterince ve hatta yeterinden de fazla yıpranmıştır. Kumpaslara direnemeyen, kumpas kurbanı silah arkadaşlarına sahip çıkamayan ve hatta kendi ikbalini silah arkadaşının idbarında, kendi terfiini devresinin ordudan ihracında bulan subay kavramı, bu orduya yeterince zarar vermiştir.

Bütün bunlara ilave olarak bir de bu nakliye operasyonundan sonra gerek Kandil ve YPG’nin yurtdışından ve gerekse HDP milletvekili ve yöneticilerinin yurtiçinde yaptıkları açıklamalar var ki onlar hepsinden ağır ve acı ve bir kısmı da oldukça -dilerim ki doğru değillerdir- doğru olmaları halinde yeterince utanç vericidir.

Ben bu ordunun Plevne, İşkodra, Edirne ve Medine savunmalarını hala göğsüm gururla kabararak ve hala çoğu zaman ağlayarak dinler ve anlatırım; okurken de yazarken de ağlarım. Ben bu ordunun bir temmuz sabahı Kıbrıs’a çıkışını radyodan hıçkırarak dinlemiş biriyim. Hala o sabahın mutluluğuyla sarhoş benim için otuz kilometrelik bir yolun dokuz saatte gidilip gelinmesinde en ufak bir gurur kırıntısı yoktur. Sıradan operasyonlardan zafer destanı yazmaya kalkmak; operasyonu büyültmez, destan tacirlerini küçültür.